Gabo'nun gidip de gidemeyişi…

Posted: 20 Nisan 2014 Pazar by Bülent Usta in
0

Gabriel García Márquez’in öldüğü haberi düştü ajanslara… Yakasında bir gül vardı geçilen haberdeki fotoğrafta… Annesinin yıllar sonra kendisini gördüğü zaman, dilenci sanacak kadar yoksul olduğu günlerden, yazdığı romanların dünya edebiyatını etkilemekle kalmayıp, o romanları okuyanların hayatı algılayışını da kökten değiştirdiği günlere ulaşmıştı. Kendisine sunulan hayatı iyi ve kötü yanlarıyla doya doya yaşamakla yetinmeyip, yaşadığı çağın tanıklığını en uç noktasına kadar götürecek bir yaşama sevgisini ve serüvenini, romanlarıyla içimize kazıyarak ayrılmıştı aramızdan.

Karısı Mercedes’le yoksulluk içinde yaşadığı günlerde, posta masrafına parası yetmediği için yazdığı romanın ancak yarısını yayınevine gönderebilmişti mesela. Uzun yıllar kimlik olarak üzerinde sadece postane kartı taşıyan, boğazından günde üç öğün yemek geçerse mide krampları yaşayacağıyla ilgili şakalar yapılan, en ciddi ortamlarda dahi dil çıkartıp poz verebilecek kadar neşeli, Meksika’da düzenlenen bir kongrede “Artık geleneksel İspanyolca gramerin ve imlanın emekliye ayrılması gerektiğini,” söyleyerek, hayatını İspanyolcaya adamış akademisyenleri fena halde gücendirecek kadar sansasyonel biriydi Gabo. Sokaklarda şarkı söyleyip dans edecek kadar, hayat dolu…


Gitti Gabo… Ama gitmedi Yüzyıllık Yalnızlık’taki Aureliano, Melquiades’in “Soyun atası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer,” yazan elyazmalarındaki son cümleyi okuyarak kalakaldı aramızda. Çünkü biliyordu, yazgısının yüzyıl önce yazılmış elyazmalarında olduğunu. Tıpkı bizim yazgımızın da, Gabo’nun romanlarında yazılı olduğunu bildiğimiz gibi. 

Gitti Gabo... Ama gitmedi Kırmızı Pazartesi’deki Santiago Nasar, Hrant Dink’in nasıl göz göre göre öldürüleceğini göstermişti bize yıllar evvel, kendi ölümüyle…

Gitti Gabo… Ama gitmedi Benim Hüzünlü Orospularım’daki Delgadina, iğne iplikle düğme dikmeye devam ediyor ve onun ruhunun hoş kokusunu içine çeken ihtiyar, şöyle fısıldıyor bize her defasında: “Kesin olan tek şey ölümdür,” mutlu bir can çekişmesi içinde aşktan olsa bile…

Gitti Gabo… Ama gitmedi Kolera Günlerindeki Aşk’ın Florentino’su, insan yüreğinin bir genelev kadar geniş olduğunu söylese de, bir ömür boyu seveceği Fermina’yı beklemeye devam ediyor.


Yani gitmiş olsa da gidememişti yine de Gabo… Kafka, Proust, Joyce, Dostoyevski gibi dünya edebiyatına yön veren diğer yazarlar nasıl gidemediyse… Onlardan farkı, aynı yüzyılın dertleriyle dertlendiğimiz, aynı havayı soluduğumuz bir büyük yazar oluşuydu.

Deseler ki, Cervantes’in Don Kişot’undan sonra İspanyolca yazılmış en önemli eser nedir? Dünyanın pek çok yerinde, hiç düşünmeden farklı dillerde aynı yanıtı verecektir herkes: Yüzyıllık Yalnızlık… Cervantes, nasıl modern romanı aşılamaz bir eserle başlattıysa, Márquez de modern romanı alıp hayatın özüyle beslediği başka bir aşılamazlığa taşımıştı.

Márquez, doğduğu toprakların, yazdığı dilin, Kolombiya’nın ve Latin Amerika’nın Gabo’su olduğu kadar, bizim de Gabo’muzdu. Bir Avrupalının hissedemeyeceği kadar bizdendi anlattığı insanlar, olaylar, duygular… Belki yaşadığı topraklardaki yoksulluğa benziyordu yoksulluğumuz, çaresizliğimiz; belki askeri darbelerin ve katliamların ruhumuzda bıraktığı izleri görüyorduk yazdıklarında; cinselliğin çok katmanlı dünyası içine sıkışmış o tutkulu aşklara benziyordu belki yaşadığımız aşklar… “Büyülü gerçeklik” diye anılan yazım üslubu, halk hikayeleriyle yoğrulmuş bu topraklarda yaşayanlar için hiç de yabancı değildi. Çoğu kişinin okuma yazma bilmediği, kanalizasyonu ya da yolu olmayan, kuş uçmaz kervan geçmez, Cemal Süreya’nın bir şiirinde Anadolu için söylediği gibi, Tanrı’nın çocukluk günlerinde yarattığı bir yer olan Aracataca’da doğmuştu bir kere... Babamın bana çocukluğuyla ilgili anlattığı hikayelerde hep biraz Márquez, Márquez’in yazdıklarını okurken de hep babamın Anadolu’nun yoksul bir köyünde geçen çocukluğu gelir aklıma bu yüzden. Romanlarında ne anlatmışsa, bir karşılığı var bu topraklarda. O yüzden gidişinin, dünyanın pek çok yerine ve diline göre çok daha başka bir anlamı var bizler için.

Ama bırakalım dünya edebiyatını ve hayatı algılayışımızı nasıl değiştirdiğini, giden güzel bir insandı öncelikle… Yazgımızın yanıtlarını gizlediği romanlarını geride bıraksa da, gitmişti Gabo, yakasında bir gül… "İnsanın yaşadığı değildir hayat; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır," diye yazmıştı, Anlatmak İçin Yaşamak adlı kitabının başına... "Güzel hatırlanacaksın Gabo!" diye haykırmak geliyor içimden, hem de o kadar güzel hatırlanacaksın ki, dünya var oldukça, gitmene izin vermeyecek yazdığın romanlar…

Bülent Usta (SabitFikir, 18 Nisan 2014)

Kadıköy Edebiyattır!

Posted: by Bülent Usta in
0




Ben eski bir Kadıköylü değilim. Son on yılım geçti sadece. Son iki yıldır da tam göbeğinde oturuyorum; evimin altı, yanı bar, bütün sokak bar ve meyhane, ama çok az oturmuşluğum vardır o bar ve meyhanelerde. Gürültü de oluyor çok, ama yine de ayrılmıyorum buradan. Ayrılsam da, daha az gürültülü olan bir yan sokağa geçerim en fazla. Niye mi? Çünkü Kadıköy edebiyattır, ben de bir edebiyatçı, bulmuşuz bir kere birbirimizi… Evimin bulunduğu sokağın biraz ilerisinde Cemal Süreya Sokak ve Fazıl Hüsnü Dağlarca Sokağı... Dağlarca, vasiyetini açıkladığı konuşmasında Kadıköy’ü neden sevdiğini şöyle dile getirmişti: “Ben İstanbul’un birçok yerinde ikamet ettim. Gezdim, gördüm, yaşadım. Ama en çok Kadıköy’ü sevdim. Kadıköy’ü bu kadar güzel yapan bence buradaki yaşamın çeşitliliği, renkliliğidir.” Dağlarca’nın kastettiği, sokaklarda hayat olması... Sokaklar sadece gelip geçilen, alışveriş yapılan, çalışılan yerler değildir Kadıköy’de. İnsanlar, sokaklarında içer, eğlenir, ağlar, zırlar, öpüşe de bilir üstelik... Cemal Süreya da, bir yazısında şöyle anlatır Kadıköy’ü: “İstanbul’da, ama Kadıköy’de oturuyorum.  Bu “ama” biz Kadıköylüler için çok şey açıklayan bir sözcük. Daha doğrusu bizi açıklayan bir sözcük. Kadıköylüler, iş ilişkileri ve zorunluluklar dışında İstanbul’u fazla kullanmazlar. Kadıköy yeter onlara. Diyeceksiniz ki, İstanbul yayıldıkça her semt için öyle olmuştur. Doğru. Ama bizim için daha da öyle. Öte yandan her şeye karşın, kasaba niteliğini yitirmemiştir Kadıköy. Oradaki dostluklar sıla dostluğu gibidir. Mahalle arkadaşlığı gibi.”


Çokluğun Grameri'nde Virno, Heidegger’in kaygının kökeni olarak gördüğü bir “kendini evinde hissetmeme” durumundan bahseder, dayatılan bir yaşam biçimi olarak.  Yani “kamusal alan” denilen yerde herkesin paylaştığı bir duygudur bu. Çünkü özellikle şehirlerde, insanların izole edilmeye yönelik bir hayat kurgusu içinde yaşadığı ortada. Ama ben, o kaygı halini Kadıköy’de yaşamadığımı fark ettim. İşyerim Beyoğlu’nda ve ben vapurdan Kadıköy İskelesi’ne ayak basar basmaz, sanki evimin salonuna girmiş gibi bir duygu yaşıyorum. Ancak Kadıköy son yıllarda hızla çarpık kentleşmenin, rant hesaplarının çoğaldığı bir yere doğru dönüşüyor.

David Harvey’nin Asi Şehirler kitabı yayımlandı geçenlerde. Çevirmenin 'sunuş' yazısında değindiği gibi, sermayenin el koyduğu ortak alanların geri kazanılması ya da el koymasını engellemenin tek yolu, sahip olunan ortak alanlarda toplumsal bir ilişki tesis edebilmekten geçiyor. Şehirlerdeki ortak alanlar bugün hiç olmadığı kadar ciddi bir tehdit altında. Bugün Taksim Gezi Parkı’nda olan şey, eğer insanlar yaşam alanlarını korumak için örgütlenmezse, her yerde görülebilir.


Kadıköy Sokaklarının Sansürlenmesi



Bugünlerde Kadıköy’de 'Barlar Sokağı' diye bilinen Kadife Sokak’ta barlara ait sokaktaki masalar, çevre sakinlerinden gelen şikayetler üzerine toplatıldı. Masaların toplatılması kalabalığı azaltmadığı için, tekel büfelerine de saat 22:00’den sonra kapatma zorunluluğu getirildi. Böylelikle gençlerin o sokakta toplanıp bira içmesinin önüne geçilmek istendi. Bu durum barların da işine yaramış olabilir, çünkü gençlerin bir kısmı, hava da güzelse, barlarda oturmak yerine, büfelerden içkilerini alıp sokakta vakit geçiriyorlardı. Kadıköy Belediye Başkanı, bu durumun içki yasağı olmadığını, geceleyin gençlerin bina girişlerine oturup etrafı kirletmelerini, gürültü yapmalarını önlemek için bu tedbiri aldıklarını açıkladı. Masaların kaldırılmasını da kaldırımların geniş olmamasıyla izah etti. Ama bu kararla büfelerin erken kapatılması, tüm Kadıköy’de ve polis denetiminde sert bir biçimde uygulanıyor. Başka çözümler üretmek yerine, doğrudan yasaklamaya gitmek, günümüzde egemen hale getirilen güvenlikçi anlayışla açıklanabilir sadece. Bu durum, son yıllarda gittikçe artan sansür ve yasaklama zihniyetini andırıyor. Ders kitaplarındaki –Cahit Külebi’ye ya da Edip Cansever’e ait– şiirlerin sansürlenmesi ile Kadıköy’ün sokaklarından eğlenen gençlerin temizlenmesi arasındaki ortak nokta, ikisinin de düşünme ve yaşam biçimine müdahale amacına hizmet etmesi.

Kadıköy edebiyattır, çünkü sokaklarında hâlâ hayat var, insanların birbirlerine temas edebildiği. Çünkü Dağlarca’nın dediği gibi “yaşamın çeşitliliğine ve renkliliğine” sahip hâlâ. Moda’ya çıkınca İzmir’i andırır, Yeldeğirmeni’nde de Barcelona’nın sokak aralarında geziniyormuşsunuz gibi hissedersiniz; çarşısında kilisesi, camisi, havrası, balıkçı tezgahları, sokak aralarındaki çay ocakları, meyhaneleri, Romanların darbuka sesleri ve çiçekçiler karşılar sizi...

Kadıköy edebiyattır ve şimdi, o da sansürleniyor azar azar, sokak sokak…


Bülent Usta (SabitFikir, 11 Eylül 2013)

Centuria - Yüz Küçük Irmak Roman

Posted: 10 Ocak 2014 Cuma by Bülent Usta in
0

Öyle bir roman düşünün ki, her biri daktilo kâğıdından biraz büyük bir sayfayı dolduracak şekilde yazılmış birbirinden bağımsız yüz ayrı parçadan oluşsun ve her parça kendi içinde ayrı bir bütün oluşturabilirken, yüzü bir araya gelince bir başka bütün oluşturarak roman ortaya çıkarsın. Zor mu gözüküyor? Roman yazmak bile başlı başına zor bir uğraşken, her biri bir roman olabilecek yüz ayrı parçadan bir roman ortaya çıkarmak, herhalde imkânsız gözüken bir uğraş olarak gelecektir pek çok kişiye. Ama bunu İtalya’nın avant-garde edebiyatının öncülerinden, eleştirmen, denemeci, şair ve romancı Giorgio Manganelli başarmış. Hem de öylesine iyi başarmış ki, 1979 yılında yayımlanmış bu romanın öncü misyonu, 2007’lerde bile kendisine hayran bırakarak sürüyor.

“Centuria”, Roma lejyonlarının yüz kişilik birliklerine verilen Latince bir isim. Bu isim, Nostradamus’un dörtlüklerini topladığı kitabında ve Boccalini’nin bir eserinde de gözükmüş, ama Manganelli’nin kitabına bu ismi seçerken tam olarak kimden ve nasıl etkilendiği belli değil.

Calvino’nun katkıları ve öncülüğüyle “Centuria”nın Fransızcaya çevrilmesi, Manganelli’yi dünyaca ünlü bir yazar yapmıştır. Özellikle Calvino’nun romanı yere göğe sığdıramayan bir de önsöz yazması, tüm Calvino takipçilerinin dikkatini bu roman üzerine çekmiş ve uzun süre “Centuria” üzerine bitmek tükenmeyen tartışmalar yaratmıştır.

Peki neydi “Centuria”yı bu kadar ünlü yapan özellikler? Öncelikle her parçanın bir mikrokozmos olması ve bir araya gelerek romanı (makrokozmosu) tamamlıyor oluşu, o güne kadar gelen roman yazma biçimleri ve kurgusu üzerine ciddi bir tartışma başlatmış ve farklı bir kurgu modeli olarak büyük bir yenilik getirmiştir. Ayrıca, parçaların tümünde roman karakterlerine bir isim vermek yerine, onları anonimleştirerek, bir kadın, bir adam, bir şövalye, bir hayalet şeklinde kurgulaması, tüm karakterleri makrokozmos içinde ortaklaştırmış, kendi mikrokozmoslarında da birbirinden ayırmıştır. Her parçanın kendi başına bir bütünlük sergilemesi ve hepsinin bir araya gelerek bir başka bütün oluşturmasının gizlerinden birisi de bu yöntemdir. Bu parçaları (anlatıları) bir araya getirebilen diğer bir özellik de benzer bir duygu ve yazım tekniğiyle yazılmış olmaları. Tüm parçalar birbirinden farklı şeylerden bahsetse de, yarattığı duygu ortaklığı ve gerçekliğin bir başka yönünü ve ayrıntısını ele almaya çalışması, kesintisiz bir okumayı olanaklı kılıyor.

Gerçekliğin farklı parçalarını ve ayrıntılarını ele alıyor derken, düşle gerçeğin, canlılarla ölülerin, masallara özgü hayvanlarla sıradan insanların birbirinin içine geçtiği tutarlı bir mantık ve inandırıcılıkla yazılmış olan bu anlatılar, bizi kendi bütünlüğü içinde kaldığımız sürece şaşırtmak ve romana yabancılaşmamızı sağlamak yerine, aslında gerçekliğin tüm bu gerçek-“üstü, ötesi ya da dışı” kurgu ve kavramlarla bir bütün olduğu hissini veriyor. Bir fantezi okuyormuş gibi hissettirmeyen bu teknik, daha çok peşine takıldığımız bir ayrıntı ya da düşüncenin bir başka boyutunu keşfetmemize yardımcı oluyor sanki.

Alegorinin, ironinin, eğretilemenin her türlüsünün bolca kullanıldığı ve barok bir anlatıma sahip bu metinlerin bir diğer amacı da okurun düş gücünü harekete geçirerek, kendisini okurun zihninde yazdırmaya devam etmesi. Metinler, hem inanılmaz yalın, hem de inanılmaz dolambaçlı tasvirlerle, hem kolay okunur olma özelliği, hem de dönüp dönüp okunması gerekli zor metinler olarak karşımıza çıkıyor.

Üçüncü anlatı şöyle başlar: “Son derece titiz olan bir adam ertesi gün öğleden sonrası için üç randevu vermiştir: Birinci randevu sevdiği kadına, ikincisi sevebileceği bir kadına, üçüncüsü de, kısaca söylersek, hayatını ve belki de aklını borçlu olduğu bir dostuna.” Bu üç kişiden ikincisi, yani sevebileceği kadın, onu sevmez. Adam da “onu sözcüğün gerçek anlamıyla sevmez”, ama “sonuçsuz kalmaya mahkûm bu olasılıktan zevk aldığını fark eder.” (syf.20) Bir adamın titiz olmasının, sevme şekli ve sevmeye dair düşüncelerini nasıl etkilemektedir? Beşinci anlatıda “hiç kimseyi öldürmemiş olan bir adam”ın “adam öldürmekten mahkûm edil”mesini, ama bu mahkûm edilişin o adamda yarattığı ayrıcalığı, yani kendisini savunma ihtiyacı bile duymadan mahkûm olmasının ona nasıl “nesnel bir deliliği” kazandırdığını, üstelik bu deliliğin “yapısal bir delilik” olduğunu keşfetmesini ve yaşadığı çelişkileri okuruz. (syf.24) Yirmi dokuzuncu anlatı da karşımıza saat 8’den saat 9’a geçmeye çalışan keten pantolonlu bir adam çıkarken, 65. anlatıda ejderhayı öldüren bir şövalyenin öldürdüğü ejderha aracılığıyla kendisiyle hesaplaşmasını okuruz. Doksan dokuzuncu anlatı ise, uykusuzluktan yakınan bir adamın uyumak için kendisini dünyanın dışına nasıl yolladığına tanık oluruz. “Zengin beylerin rüyalarında yarı matrak yarı tehditkâr” (syf. 72) gezinen yaşlı profesöre ne demeli?


Manganelli’nin bu romanını, özellikle bilinçaltını deşeleyen yapıtlardan hoşlananların kaçırmaması gerekir. Ayrıca, psikoloji ve teolojiyle ilgilenenlerin de merakla okuyacağı ilginç bir roman “Centuria”.

Bülent Usta (Varlık Dergisi, Nisan 2007)

Asayiş Değil, Nümayiş Berkemal

Posted: by Bülent Usta in
0


Carlo ve Turan’ın anısına...*

“........
Ne gönlüme tek bir ak düştü,
Ne ihtiyar bir sevecenlik başımda!
Tuttu bütün dünyayı sesim, o korkunç gümbürtü;
Yakışıklı yürürüm şimdi
Yirmi üç yaşımda.
......”**

Otoriterler her zaman için asayişin berkemal[1] olduğunu duymak isterler. Ama burada asayişten kasıt, kendisine tehdit olabilecek unsurların yok edilmesine yöneliktir. Buna çok güzel bir örnek, bir grubun Ankara Kızılay’da bir nümayiş[2] düzenlemesinin ardından televizyonlardaki yorumcu ve sunucuların sözlerinde gizlidir. Nümayişe katılanların belediyeyi 86 milyar TL’sı zarara uğrattığını öylesine ballandıra ballandıra anlattılar ki, bu ülkede nümayişler olmasa dış borcumuzun ödeneceğini bile düşünebilirdiniz.[3] Hemen arkasından gelen haber TMSF ile ilgiliydi ve bilmem kaç milyon dolarlık dolandırıcılık konusunda neler yapılması gerektiği konuşuluyordu. Ama ballandıra ballandıra anlatıp, o saygı değer işadamlarının görüntülerini bol bol vererek insanlarda nefret duygusu uyandırmamaya çabalıyorlardı bu sefer. Yani asayiş dediğimiz şey, tamamen egemenlerin anlayış ve çıkarına göre şekillenen bir durum.

Çok az ülkede bizimki kadar nümayişlerden korkan egemenler olmuştur. Eğer bir şeyden bu kadar korkuluyorsa, bu bize verilmiş bir işaret midir diye düşünebiliriz. Aslında bizden daha çok egemenler, nümayişin önemini ve etkisini biliyor gibi davranıyor. Canetti’nin[4] kitle gösterileri ile ilgili hoş bir tespiti var. Özelliklerine göre kapalı ve açık diye iki kitle tanımı veriyor. Açık kitleler bir kere büyümeye başlarsa önüne geçen her şeyi içine alarak büyüme, yayılma, iktidarları söküme uğratma, nesneler dahil özneleri kaynayan bir kazan görünümündeki bir alanda (ya da bir alanlar toplamında) toplayıp dönüştürme vaadinde bulunuyor. Ama açık kitleler, açıklığından dolayı kısa bir süre içinde sönümlenebilir de. Kapalı kitleler, büyümekten çok kararlılık ve süreklilik gösteren yapılar şeklinde gözükür ve bir noktada eğer açık kitle görünümü almazsa, karşı dağıtıcı güç tarafından çok kolay biçimde kıyıma uğrayabilir. Çünkü kapalı kitle, bir noktada yoğunlaşıp gücünü birleştirirken, açık kitleler yaşamın her alanında, yani ana caddelere yayıldıkları gibi, tüm ara ve arka sokaklara da yayılma ve kendi anlayışına göre tüm sokakların ve caddelerin yapısını da değiştirmeye yönelir. Camlar kırılır, otomobiller ters döner, bir şenlikte olduğu gibi ateşler yakılır, duvarlar yıkılır, yıkılamıyorsa boyanır, birbirinden farklı binlerce ses (cam kırılma sesi, slogan, kahkaha, küfür) tek bir sesmiş gibi bir yerde toplanır ve bir canavarın çıkardığı gürleme gibi asayiş meraklılarının bilinçaltlarına yollanır. Dehşet verici bir şeydir bu asayişçiler için.

Korku... Ölesiye korku... 12 Eylül’den sonra, sokaklarda üç-dört kişinin bir araya gelmesi bile yasaklanmıştı. Çünkü önce üç-dört kişiyle başlayan bir nümayiş, üç-dört bine ulaşabilirdi açık kitle bilinciyle. Bu gerçekten de korkutucu bir şey. Ama bir sokaktaki gibi, birbirinden bağımsız kişilerin oluşturduğu bir kalabalık korkutmaz asayişçileri. Çünkü orada temas yoktur.

Maç sonrası zafer kutlamaya çıkmış kalabalığın nasıl da büyümeye hevesli olduğu güzel bir örnek olabilir. Bir çığ gibi büyüye büyüye ilerler caddelerde. Siyasi nümayişlerin büyümesinin benzer şekilde büyümesini engellemek için bir yerde durdurmaya çalışır asayişçiler, önünü panzerle tıkayarak, boyalı su ve gaz bombalarıyla kitleyi tekrar küçük parçalara ayırıp dağıtarak.[5] Eğer bir yerde önü açılırsa nümayişin, hızla büyüyecektir çünkü. Her yeri saran bir yangın gibi meydanlardan ara sokaklara doğru gelişecek, büyük bir yıkım ve yaratım şenliği başlayacaktır. İşte asayişçiler bunu bildiği içindir ki, taviz vermemeye çalışır. Çünkü onların hafızası, yaşadıkları korku nedeniyle daha bir gelişmiştir, güçlenmiştir. Ne halk yığınları gibi kolayca affederler, ne de unuturlar kolay kolay...

Genç bir kızı saçından sürükleyip götüren bir asayişçinin bilinçaltına yerleşmiş ve beslenen bir korkudan bahsediyoruz. Nümayişlerden korkuyorlar. Nümayişçiler de onlardan korkuyor.[6] Kimin korkusu daha büyükse, o daha büyük hazırlık yapıyor. Panzerler, kimyasal bombalar, elektrikli coplar, azgın köpekler, çeşit çeşit silahlar, işkence aletleri, komplolar, provokasyonlar, medya terörü vb... Böyle bakınca, asayişçilerin daha çok korktuğunu bile söyleyebiliriz. Bunun için nümayiş bastırma teknolojilerini sürekli olarak geliştiriyorlar.[7] Ama nümayişçilerin de korkması gerek artık. Korkarak daha çok önlem alması, daha organize olması, daha çok bilinçlenmesi ve tartışması. Yani asayişi bozma teknolojilerini geliştirmesi gerek. Bu şu anlama geliyor: onların ışın tabancasına karşı bir altıpatlar geliştirmekten ziyade, onların hamlesini boşa çıkartacak bir hamleyle karşılık vererek, kendini her yeni durumda yeniden oluşturma ve her yeni hamlede asayişçileri işlevsiz kılmayı başarabilmenin teknolojisini yaratmak.

Bu yazı, her geçen gün artan nümayişlerin sokaklarda, alanlarda bıraktığı seslerin pencereden girip yazı makinesinin başında ter döken adamı dolduruşa getirmesiyle başladı.[8] 30 Kasım dolayısıyla Seattle ayaklanmasının beşinci yılının verdiği coşkuyla düşünüldü nümayişlerimiz. Egemenlerin bu çok korktuğu nümayişler, bugün için ülkemizde korkutucu muydu? Korkutucu muydu derken şiddetten bahsetmiyorum. Etkiden, sokakların etkisinden bahsediyorum. Politika yapmanın en doğrudan şeklinden, politik önermelerin yaşanarak sunulduğu yerlerden bahsediyorum. Öyle oturduğun yerden konuşarak ya da yazarak değil. Sokağa çıkıp yumruğunu sıkarak “Genetik Müdahaleye Son!” diye bağırırken tüm vücudun ve ruhunla içinde yaşadığın politik önermeyi başka önermelerle birlikte kaynaştırarak, çarpıştırarak hayata yön verme çabasına ortak olma duygusu ve bilincinden bahsediyorum.[9]

Bu yazı, yenilgilerle ve ölü canlarla dolu nümayiş tarihimizin derinliklerine bakarak, başka bir nümayiş mümkün mü sorusuna başka sorular ve yanıtlar ekleme gayretiyle yazıldı. Biri 6 Kasım Yök’ü protesto, diğeri 27 Haziran Nato’yu protesto girişiminin ele alınması, aslında hangi noktada olduğumuza dair benim kişisel tespitlerimi taşımaktadır. Bu tanıklıklardan ve tespitlerden yola çıkarak “başka bir nümayiş mümkün mü” sorusunu küreselleşme karşıtı hareketin verdiği esinle tartışmak, eylemcilere belki bazı fikirler sunabilir.

Bir İzinsiz Nümayiş Olarak 6 Kasım[10]
6 Kasım sabahı, Beyazıt Meydanı. Üç yüz civarında kişi birbirimize sokulmuş bir hâlde nümayişimizin başlayacağı zamanı bekliyoruz. Herkes çok gergin. Nümayiş tarihi oldukça kanlı olan bir ülkede bu gerginlik çok anlaşılabilir bir şey. Etrafımız robokop giysileri ile korkutucu ve acımasız makinelere benzeyen beş yüzden fazla polisle sarılmış. En ufak bir hareketimiz, tıpkı Matrix filmindeki sentineller gibi onların yok edici hışmını üzerimize çekebilir. Sentineller karşısında ise bizim elimizde ders kitaplarımız dışında hiçbir şeyimiz yok. Tamamen savunmasızız. Peki bu savunmasızlık içinde niye buradayız? Ne olmasını bekliyoruz? Sentinellerin bizi farketmeyeceği bir hareketsizlik içinde görünmezliğe kavuşarak kampüsün içine girip, kapıları sıkı sıkı kapatıp kendi Zion’umuzu yaratmayı mı düşünüyoruz? Hayır. Bize aslında çok büyük bir kalabalığın daha yolda olduğu, onların da bize katılarak daha da büyüyeceğimiz söylenmişti. Tabii bu bir söylenti. Çünkü çoğunlukla bu beklenti bir şeylerin ters gitmesi ile sonuçlanır. Bir söylenti de biz kampüsün kapılarını zorlamaya teşebbüs ettiğimiz zaman, bir eşgüdüm içinde kampüsün içinden de büyük bir kalabalığın kapılara hareket edeceği, polisleri şaşkına çevirerek o basınçla bir anda kapıların açılacağı ve üniversite işgalinin gerçekleşeceği yönündeydi. Bu bir plandı elbette, büyük bir plan. Sabırsızlıkla bu planın hayata geçmesini bekliyorduk. Ama bu bekleyiş gittikçe uzamaya, eylemcilerin sentinellerin dikkatini çekmemeye özen gösteren yavaş hareketlerle yere oturmalarına ve birbirleriyle gergin bir biçimde söyleşmeye başlamalarına neden olmuştu. Ne gelen vardı ne de giden. Lider kadroda olan birileri sağa sola koşturup ellerindeki cep telefonlarıyla birilerini arayıp duruyordu. Yanımda duran insanlarla stres azaltmak için konuşmaya yeltendim. Birçoğu YÖK hakkında yeterince fikir sahibi bile değildi. Kantin duvarlarını süsleyen afişlerde yazanların dışında bir fikre sahip değillermiş gibi konuşuyorlardı. Örgütlü olanlara, eğer polis saldırırsa ne yapacağımızı, bunun için bir hazırlık yapılıp yapılmadığını sorduğum da, direneceğimizi, kaçmayacağımızı, mutlaka polis barikatını aşıp kampüsü işgal edeceğimizi söylüyorlardı. Kiminle, üç yüz savunmasız ve kararlılık belirtisi göstermeyen insanla mı? Bir polis ablukası içinde olduğumuzu, polisin sayısının bizden daha fazla olduğunu, göz yaşartıcı bomba ve panzerlerle kuşatıldığımızı bilerek bunları söylemesi şaşırtıcıydı. Ona yarın devrim olur mu diye sorsam, sanki yarının çok kötümser bir tahmin olduğunu, aslında birkaç saat içinde devrimi beklediğini bile söyleyebilirdi. Ve bu devrim beklentisi, bizim üç yüz kişiyle binlerce polisi geçip üniversiteyi işgal etmemizden daha iyi bir tahmin olacaktı. Tabii bunları dinlerken, geçmiş nümayiş deneyimlerimi düşünerek, böyle söyleyenlerin çatışma sırasında ilk sıvışanlar ve sıvışırken de “yılgınlık yok direniş var!” diye bağıracaklardı muhtemelen. Kendimce bir saldırı anında polis barikatının en zayıf halkasını hesaplamaya ve orayı yararak kaçmayı da düşünüyordum açıkçası. Bu arada elinde cep telefonu sinirli sinirli yanımızdan geçen liderlerin şöyle telefon konuşmaları da kulağıma gelmiyor değildi: “Cebeci’den gelecek grup nerede kaldı? Tahsin uyuya mı kalmış? Hemen uyandırın onu.”

Biz bu şekilde bekleyişimizi sürdürürken, etrafımızı saran sentinellerde bir kıpırdanma oldu. Hemen ardından da kampüsün içinden ana kapıya doğru yaklaşan bir uğultuyu duyduk ve biz de yerimizden kalkıp sloganlarımızla yalnız olmadıklarını belli etmeye çalıştık. Ama sentinellere emir gelmediği için bize saldırmıyorlardı. Kapıya doğru yaklaşan uğultu, daha sonra yavaş yavaş uzaklaşan bir uğultu hâline dönüşünce birden bir yılgınlık çökmüştü nümayişin üzerine. Çünkü muhtemelen kampüsün içindekiler geriye püskürtülüyordu. Liderler yaptıkları telefon görüşmelerinden sonra geri çekilme kararı aldı. Bu durum sentinellere de bildirilerek ateşkes kurallarına göre geri çekilme izni alındı. Polis barikatında bir kapı açılarak oradan ana caddeye doğru yürünmeye başlandı. Kitle ne olduğunu, sonra ne olacağını bilmeksizin liderlerin çizdiği hat üzerinden ilerliyordu. Tam ana caddeye çıkılmıştı ki, o beklenen büyük kalabalık, oldukça küçülmüş olarak bizi caddede karşıladı. Bu karşılaşmanın verdiği bir heyecanla mı, yoksa yenilmiş olmanın verdiği bir kızgınlıkla mı polisin kışkırtıcı tutumuna uygun bir şekilde hareket edilerek gerginlik çatışmaya dönüştü ve büyük bir arbede cadde boyunca yaşanmaya, önce liderlerin “yılgınlık yok direniş var!” sloganı atarak sıvışması, ardından kitlenin tüm boşlukları değerlendirmeye yönelik ama lokal çatışma sahneleriyle polis saldırısını da aşmaya yönelik çabasıyla tam bir ana baba günü yaşanmaya başladı. Hızlı koşamayanlar, yaralılar, o yaralıları başkaları gibi umursamadan bırakıp gitmek istemeyenler, ilk defa böyle bir kargaşa ortamı içerisinde kalmış ve hangi yöne gideceğini bilemeyen şaşkınlar teker teker sentinellerin avı olmaya, paketlenip paketlenip polis arabalarına bindirilmeye başlandı. Ben de Unkapanı’na doğru, yanımda başına cop darbesi yemiş ve kan kaybeden bir arkadaşımla kaçmaya başlamıştım. Otobüs duraklarından birisinde yavaşlamış bir otobüsün önünü keserek, biletimiz olmadığı hâlde ve durumumuza bakarak bilet sormayı gereksiz gören otobüs şoförünün izniyle kendimizi otobüsün içine attık. Otobüs kalabalıktı ve herkes bana ve yaralı arkadaşıma biraz korku dolu, biraz da acıyarak bakıyordu. Yolculardan birisi yanımızdan koşarak geçen ve ellerinde bayrak taşıyan birilerini göstererek, “görüyorsunuz işte, Rus bayrağı taşıyor bunlar” dedi. Muhtemelen faşist birisiydi ve bu fırsatı değerlendirerek insanlara karalama propagandası yapmak istiyordu. Ben de taşınan o bayrağın, Koordinasyon diye anılan bir öğrenci hareketini simgelediğini, Rus bayrağının renginin ve şeklinin nasıl bir şeye benzediğini anlatmaya çalıştım. Tabii bu açıklama otobüsteki insanlarla 6 Kasım’ı ve öğrencilerin neden YÖK’ü protesto ettiğini anlatmaya yönelik bir sohbete dönüştü. Ön sıralarda oturan yaşlı bir kadın tülbendini çözerek arkadaşıma yarasına tampon yapması için vermesiyle, birkaç faşist dışında otobüsteki yolcularla aramızda bir yakınlığın doğmasını güçlendiren bir jest olmuş oldu.

Nümayiş amacına ulaşmış mıydı? Ulaşmadıysa bunun nedenleri neydi? Düzenleyenler ve katılanlar gerçekten ne yaptıklarını biliyorlar mıydı? Haberlerde sadece polisin şiddetini teşhir eden birkaç görüntü, yaralanan ve gözaltına alınan eylemciler dışında geride ne kalmıştı? Daha akıllı, daha organize (hiyerarşik değil, asla), daha yaratıcı, daha etkili bir nümayişi oluşturabilmek mümkün müydü?

Kültür, Tylor’ın en geniş anlamıyla tanımladığı gibi “insanın yapıp ettiği her şey”dir.[11] Yaptığı müzik de, yemek de, sigara içişi ya da gülüşü de bir kültür biçimidir. Öyleyse nümayiş de bir kültür içerisinde tanımlanabilir, sorgulanabilir, bulunduğu kültürün de özelliklerini öyle ya da böyle ifşa edebilir. Nümayiş, bir ya da birden fazla insanın, bir isteği dile getirmek ya da bir şeye karşı çıkmak için yollarda, halka açık yerlerde genellikle sloganlar, şarkılar ve pankartlar eşliğinde gerçekleştirilen toplantı olarak tanımlanmaktadır. Savaşlar, devletlerin sağlığıdır sözüne karşılık olarak “nümayişler, temsiliyete dayanmayan doğrudan radikal demokrasilerin sağlığıdır” diyebiliriz belki.

Türkiye’de nümayiş kültürümüz askeri darbeler, kirli bir savaş süreci ve soğuk savaş sürecinin anti-demokratik eğilimleri güçlendirmesi ile birlikte sakat bırakılmıştır demek, yanlış olmaz. Bir nümayişe katılmak Türkiye gibi bir ülkede her zaman tehlike arz eden bir şey. Yürüyüş yapan öğrencilerin üzerine bomba atmaktan, 1 Mayıs’ta on binlerce işçinin üzerine rasgele yahut keskin nişancılar tarafından açıkca hedef gözeterek ateş açmaya kadar, Türkiye’de nümayişleri engellemek için hemen hemen her tür nümayiş bastırma teknolojisi denendi. Bunun için faşist çeteler kiralanmış, istihbarat örgütleri devreye sokulmuş, eylemciler kaçırıldı ve katledildi. Ama her tür zorbalığa ve canavarlığa rağmen, yine de her 1 Mayıs’ta ya da her 6 Kasım’da birileri alanlara çıkmaya, devletin bu çok korktuğu nümayiş geleneğini sürdürmeye çalıştı her zaman. 6 Kasım YÖK’ü protesto nümayişi gibi, bu inadına durum, yani dayak yiyeceğini bile bile alana çıkmak, önceleri polisin ve dolayısıyla devletin (Türkiye’de devlet, polisle ve askerle bir tutulur çoğu zaman) gerçek yüzünü teşhir etmek gibi bir amaç taşırken, zamanla bu nümayişler aracılığıyla ve yoğun şiddet görülmesinin yarattığı etki ile birilerinin vicdanını harekete geçirmek kaygısı doğmuştu. Ama bu kaygı, basının olaylara ilgisini (emirle ya da değil) yitirmesi, yer verse bile sunuş şeklinin basitliği ile (bir reality şov gibi sunulması) etkisi kaybolmuş, sadece bir ritüel hâlinde yaşanır olmuştu. Neden bir ritüel dedim? Çünkü o zamana kadar yine de bir sonuç alma niyeti ya da umudu varken bu türden eylemlerde, bugün için o umut ya da niyetin yeterince güçlü olduğu şüpheli. Umutsuz bir tablo çizmek istemem elbette. 30 Kasım 1999’da Seattle’da başlayan küreselleşme karşıtı hareketi, Türkiye’de de sınırlı da olsa farklı grupların farklı tarzlarda eylemlilikler gerçekleştirmesinin önünü açmış gibi gözüküyor. Son zamanlarda eylemliliklerin çeşitliliğin de olduğu gibi sayısında da ciddi bir artışın olduğu yayın organlarından ve sokaklardan izlenebilir. Ama bunun nedenini sadece dünyada bir dalganın oluşmasına mı bağlamalı, yoksa AB süreciyle birlikte Türkiye’de ki anti-demokratik eğilimin görece (ya da görüntüde) azalmasının getirdiği bir fırsatın değerlendirilmesine mi bilemiyorum. Sanırım her iki etkinin de Türkiye’de nümayişlerin çoğalmasını, çeşitliliğini ve etkisini arttıracak yönde bir gelişme önümüzdeki günlerde kendisini gösterebilir.

Bir İzinli Nümayiş Olarak Nato Zirvesini Protesto Girişimi
6 Kasım protestosu, izinsiz bir nümayişti. Yasaların sınırları içerisinde hareket etme, ilgili kurumların gösterdiği yerde değil de kendi belirlediği bir alanda ve saatte yapılan bir nümayişti. İzinli bir nümayişe örnek olarak da 27 Haziran 2004’te Kadıköy’de gerçekleşen Nato Zirvesi’ni protesto girişimi gösterilebilir. Belli başlı büyük sendikalar, sol partiler ve örgütler, Halkevleri gibi çok çeşitli sivil toplum kuruluşlarının da yer aldığı bir nümayiş gerçekleştirildi. Gruplar, kendilerine yakın gördükleri gruplarla sınırlı düzeyde bir işbirliğine gittiyse de, Kürselleşme Hareketinde görüldüğü gibi geniş katılımlı, dayanışmacı, ağsal bir işbirliği söz konusu değildi. Aylar öncesinden çalışma yapılıyor havası sürdürülse de, medya Nato Zirvesi öncesi birtakım eylemliliklere yer verip ilgiyi nümayişlerin üzerine çekse de, 27 Haziran günü Kadıköy’de, daha önce yapılmış herhangi bir eylemlilikten çok farklı bir görüntü oluşturulamadı. Hâlâ aynı zihniyet ve güdüyle alana çıkılmış, çok iddialı pankartların ardında yaratıcılıktan yoksun, “kendin çal, kendin söyle, kendin dinle” tarzında bir nümayiş gerçekleştirilmişti. Mesele Nato Zirvesi’ni protesto etmekten daha çok kendi reklamını yapma meselesine dönüşmüştü ki, aslında devletin istediği ve beklediği tepki de bu yönde olmuştu. Bu nümayişin istenilen düzeyde katılım ve etkiye sahip olmamasının tüm sorumluluğu elbette sadece eylemcilerin üzerine de yıkılamaz. Devlet, tüm kurum ve kuruluşlarıyla aylar öncesinden gerçekleşecek protesto girişimlerine muazzam şekilde her yönden hazırlanmıştı. İşin kötü tarafı, bu zirvenin önemini nümayişi düzenleyenlerden daha çok devletin kavramış olmasıydı. Tüm kurum ve kuruluşlarıyla birarada eşgüdümlü olarak hazırlık sürdüren devlete karşı, gruplar ve örgütler aynı ciddiyetle nümayiş hazırlıklarını sürdürmemişlerdi. Sadece anarşist birkaç grup ve diğer anti-otoriter gruplar, siyasi duruşlarının verdiği rahatlıkla bazı farklılıklar kazandırmışlardı duruşlarına. Ama onların da yeterli düzeyde hazırlık yaptıklarını söylemek, onların varlığını küçümsemek olur doğrusu. Ellerinden bu kadar gelebildi demenin moral bozucu etkisini kastediyorum. Bence herkesin elinden daha fazlası gelebilirdi. Önce devletin hazırlık sürecine bir bakalım. Aylar öncesinden medyada Nato ile ilişkilerin önemine dair bir yığın saçma sapan şey halkın üzerine boca edildi. Ve bu boca etme de tıpkı AB sürecinde yaşandığı gibi “para”, “iş”, “AB” gibi halkın özlem ve umutlarını güdülemeye yönelik kilit kavramlar üzerinden yürütülüyordu. ABD, bizi AB sürecinde destekliyor, Kıbrıs meselesi ile Nato arasında ilişki kuruluyor, Büyük Ortadoğu Projesi ile imparatorluğun dünyayı yönetme konseyi içinde yer almanın avantajları anlatılıyor... Hatta medyada Nato Zirvesi’nin İstanbul’da olmasının bilmem kaç milyar dolarlık bir turizm tanıtımı katkısı bile olacağı uzun uzun köşe yazarlarınca yazıldı, uzmanlarca ballandıra ballandıra televizyonlardan anlatıldı. Hemen yanımızda gerçekleşen iki yüzlü ve iğrenç bir savaşa ve yakın bir zamanda Nato’nun patronu ABD’nin askerlerince gerçekleştirilen işkencelere ait fotoğrafların büyük bir infial yaratmış olması bile, toplumun hafızasını bir balık hafızası gibi düşünüp, Nato ve ABD karşıtı oluşmuş tepkiyi bastırmaya yönelik ciddi bir propaganda kampanyası başlatılmasını etkilememişti. Sürekli olarak fayda ve çıkar mantığı üzerine oturtulan bu kampanyanın çok yönlü bir biçimde gerçekleştirilmesi, devletin ve Nato’nun hazırlığının sadece küçük bir parçasıydı. Bir de bu propagandadan etkilenmeyecek insanlara yönelik önlemler alınmalıydı. Bu önlemlerin en tuhaf olanı da, İstanbul’un en kalabalık ve hareketli olan merkezinin, koca bir şehrin insandan arındırılması süreciydi. İstanbul, İngilizler tarafından işgal edildiği zaman bile böylesine büyük bir baskı ortamı oluşturulmamıştı. Denizden, havadan, karadan nükleer başlıklı silahlar ile on binlerce polis ve askerin kilometrelerce uzunlukta barikatlar kurarak halkı kentten yalıttığı bu bölge, sadece Nato’ya tahsis edilmişti. İstanbul, işgal altındaydı. Ve televizyonlardan bu zirve karşılığında elde edeceğimiz fayda karşısında bu kadarcık fedakarlık yapmanın önemli olmadığı konusu işleniyordu. Tüm bu yaşanan süreci, eylemciler de izliyordu. İzliyordu ama gerekli önlemler alınabiliyor muydu acaba? Tüm gruplar bir araya gelip, kafa kafaya vererek Nato bu önlemleri aldı, biz ne yapacağız şimdi diye tartışıyor muydu? Tartışanlar bunu lokal düzeylerde ve önyargılı iletişimsizlik handikabı içerisinde gerçekleştiriyordu. Ve bu tartışmaların halka açılması konusunda bir girişim de gözükmüyordu. Herkes kendi yayın organında halkı çağırıyordu kampanyasına ama, halkın o kampanyaya girebilmesinin önündeki örgütsel ve düşünsel engellerin neler olduğunu yeterince gündemine taşımıyordu. Çok yakın zamanda gerçekleşmiş olan Sosyal Forumların işleyişi küreselleşme karşıtı hareketinin başarısı veya başarısızlığı tartışılıp, oralardan bu topraklara özgü çözüm yolları aranmıyor, dünyadaki hareketlerle iletişim çok sınırlı düzeyde gerçekleşiyordu. Türkiye’de can çekişen geleneksel solun kendisini yenilemek gibi bir girişimden çok, geleneksel yöntemlerle işin kolaycılığına kaçması şaşırtıcı değildi. Irak savaşı üzerinden büyüyen savaş karşıtı hareketin kitleselliğinden kendisini değiştirmeden faydalanmanın hesabı yapılıyordu sadece.[12] Bu iki yüzlü hesap elbette açık zihinli insanlarca görülüyordu. Böylesine köylü kurnazı siyaset yapmaya alışmış, komplocu, ulusalcı, zenofobik, küreselleşme karşı hareketinin felsefesinden uzak, dışarıya, hatta yerel düzeyde bile dışarıya kapalı, bir tarikat ya da limited şirket görüntüsündeki sekter örgütlerin, ya da popülizmin doruklarında gezinen ve sendikaların, sivil toplum örgütlerinin kuyruğuna yapışmış hareketlerin tutarsız ve samimiyetten uzak yaklaşımları, halkın konuyla ilgisini sağlayamıyordu. 10 yıl evvel söylenilen şeyle bugün söylenen şey eğer aynı ise[13], insanların seni ciddiye almasını beklemek gerçekten ciddi bir siyasi körleşme sorununun işareti olarak değerlendirilebilirdi. Ama tüm bu olumsuzluklara rağmen, yine de katılımın yüksek olacağına dair umut sürmeye devam etti. Bu beklentiyi ciddi bir biçimde sıkıntıya sokan bir başka gelişme de, belediye otobüsünde patlayan ve üç kişinin de ölümüne sebep olan bombaydı. Bu çok kuşkulu patlamanın sonucu gerçekten devlet tarafından sistemli bir şekilde yaratılmış olan terörize olmuş ortama çok ciddi düzeyde katkıda bulundu. Çünkü patlayan bomba, sol görüşlü bir eylemcinin eyleme gittiği sırada kaza sonucunda patlamıştı. Demek ki başka girişimler de olacaktı ve devletin her tür yüksek düzeyde güvenlik tedbirini alması meşrulaşmış oluyordu. Ama bu olaydan sonra, Nato yanlısı istihbarat örgütlerinin, teknolojinin olanaklarından faydalanarak bir eylemciye ait uzaktan kumandalı ya da saatli bombanın kendilerine ait bir uzaktan kumanda ile patlatılmasının da mümkün olabileceğine dair kuşkular da oluşmuştu. Artık o bomba nasıl patladı bilemiyoruz ama, Nato’yu protesto girişimlerini olumsuz yönde etkileyen bir başka gelişme de bu yönde olmuş oldu.

Yer Kadıköy. Tarih 27 Haziran 2004. Irak savaşı sürerken, Afganistan işgal edilmiş, Kuzey Kore ile ABD arasında sürtüşmenin ve karşılıklı nükleer silah kullanma tehdidinin sürdüğü, Nato’nun bir savaş örgütü olarak etki alanını genişlettiği bir zamanda, Nato Zirvesi İstanbul’da, bir zamanlar Roma İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da gerçekleşecekti. Böylesine önemli bir zirveyi protesto etmek için en geniş katılımlı olması beklenen nümayiş için devlet Kadıköy’ü uygun gördü. Nümayişten önce ve süresince vapur seferleri iptal edilerek eylemciler karşı kıyıya sürüldüğü gibi, bir biçimde zirveye ulaşma girişimi de paranoyakça engellenmiş oluyordu. Zirve ile nümayiş arasındaki köprüler böylelikle sembolik olarak atılmış oluyordu devlet tarafından. Hem bu sayede karşı kıyıdan gelecek olan eylemciler engellenmiş oluyordu. Aslında yaşanılacak olan olumsuzlukları düşünerek ilk başta katılmayı düşünmemiştim. Ama böylesine tarihi ve sembolik bir öneme sahip zirveyi protesto girişimini de kaçırmak istemedim doğrusu. Hâlâ da bir şeylerin alanlarda değişebileceğine, farklı eylem biçimleri geliştirebileceğimize dair umudumu da koruyordum.

Sabah saat onda buluşma yeri olarak tespit edilmiş ve alana oradan hareket edilecek olan, Haydarpaşa taraflarında bir hastanenin önünde bir grup anarşistle beklemeye koyulduk. Herkese saat onda gelmesi söylendiği için ben de tam saatinde oraya gitmiştim. Ama çok az sayıda insanın verilen buluşma saatine uyduğunu gördüm. Keşke ben de biraz daha geç gelebilseydim diye düşündüm. Çünkü o sıcağın altında, elimizde tuttuğumuz kara bayrağı kendimize gölge yaparak beklemek gerçekten de zordu. Neden bu saatte gelmemizi istediklerini sorduğum da, “insanlar tam saatinde gelemiyor, biz de erken bir saat söyledik ki, insanlar kendilerini ayarlayabilsinler” gibi tuhaf açıklamalarda bulundular. İşte bir köylü kurnazı siyaset yapma tarzı. Böylelikle eylemcilerin verilen saate uymama, her zaman geç kalma alışkanlığı kabul edilmiş bir davranışa dönüşüyordu. Peki ya tam vaktinde gelenlere ne diyeceğiz? Bir ceza gibi onları güneşin altında bekletmenin açıklamasını nasıl yapacağız? Eyleme katılacaklar, ortak bir saatte biraraya gelemeyecek kadar vurdumduymaz ise, o eylemin ve eylemcilerin niteliğinden şüpheye düşmek kaçınılmaz değil midir?

Tam iki saat boyunca, bando ve megafon aracılığıyla kitleye durmaksızın sloganlar attırılıp marşlar söyletilerek, zaten güneşin altında beklemekten sıkılmış kalabalığın tüm enerjisi miting meydanına varmadan emilmiş oluyordu. Atılan sloganları da bekleme yerinde duyacak olan, birbirlerine düşmanmış gibi davranan rakip gruplar ve kendileri olacaktı yalnızca. Ama bu rakip gruplar arasındaki ilişki de gerçekten dikkate değer bir durum oluşturuyordu. Bırakın ortak davranma kültürünü oluşturma çabasını, grupların birbirlerine tahammülü olmadığını en iyi ispat eden yerlerden birisiydi nümayişler. Marksist bazı gruplardan kişiler, ellerindeki bildirileri “alın okuyun, adam olun” der gibi anarşistlerin ya da rakip diğer sol örgütlerin yüzüne yüzüne vurur gibi dağıtabiliyordu zaman zaman. Bildirilerin başlıkları, “İstanbul Nato’ya Mezar Olacak” ya da “Ya Sosyalizm Ya Ölüm” gibi ölüm temalarıyla doluydu ve ajitasyon hedefleniyordu. Anarşistlerin dışındaki grupların bildiri, pankart ve sergiledikleri nümayiş düzenlerinde bir yaratıcılık, canlılık aramak boşunaydı. Bir zaman tüneliyle 10 yıl öncesinden gelmişler gibi, benzer şeyleri benzer şekillerde ifade ediyorlardı. Kullandıkları ifadelerin düzeyindeki düşüklük, kitleleri bir aptallar ordusu gibi gördüklerini düşündürüyordu insana. Sürekli olarak altı çizilen, bize destek verin, sizin için devrim de yaparız, Nato’yu da dağıtırız.

Bu arada son yıllarda gerçekleşen eylemlere sanırım Avrupa’dan tur düzenleyerek getirilmiş Marksist turistler de vardı. Turist diyorum, çünkü her şeye bir turistin şaşkınlığıyla bakıp bir müzeyi gezer gibi nümayişin içinde dolaşan, pankartların önünde tarihi bir eserin önünde poz verir gibi fotoğraf çektirten kişilerdi çoğu. Bir de tıpkı turistlerin çoğu gibi yaşlılardan oluşuyordu bu grup. Nümayişe yurt dışından gelen anarşistlere bakınca da hepsinin gençlerden oluştuğunu ilk bakışta fark edebiliyordu insan.

Bu arada beklediğimiz yer simitçi ve sucudan geçilmiyordu. Eylemin ekonomisi.[14] Hiçkimse kendi grubu için su ve yemek ihtiyacını organize etmemiş gözüküyordu. Aslında bu çok zor bir şey olmamalıydı. Birisi nasıl pankart getiriyorsa, başka birisi de su getirebilmeliydi. Orada dağıtılacak su, eyleme katılanları gerçekten memnun edebilirdi. Ayrıca en büyük masrafı, yakılmak için satın alınan ABD bayrakları tutuyordu.

Yürüyüşe geçmeden evvel herkese pankart ve bayraklar dağıtıldı. Üzerlerinde Bakunin, Makhno, Durruti gibi anarşistlerin portrelerinin bulunduğu dövizler, bulunduğumuz grubun içinde insanların en çok ilgisini çeken dövizlerin başında gelmişti. İşin tuhaf tarafı, hiç abartısız yüzlerce kişi bu anarşistlerin posterlerine bakıp kim olduklarını sordu. Bir kısmı elbette dalga geçmek için yaptı bunu. Ama insanların anarşizm karşısındaki bilgisizliği şaşırtıcı değildi elbette. Hatta anarşistlerin bile. Mesela elindeki dövizde bir anarşistin portresini taşıyan birisine, grubun dışındaki birisi tarafından dövizdeki kişinin kim olduğu sorulduğu zaman, sadece adını bildiği ortaya çıkmıştı. Ayrıca pankartların bir kısmı farklı dillerde hazırlanmıştı. Bayraklar ise kavga çıkarsa kullanılmak üzere oldukça kalın tahta parçalarına geçirilmişti. Ve o bayrakları taşımak, inşaata kalas taşımak kadar ağır bir iş hâline gelmişti. 

Ve yürüyüş başladı. İki saattir güneşin altında bekleyen ve slogan atmaktan posası çıkmış kalabalık son bir defa daha canlanıp ortalığı inletmek istedi ama tısss... Nerede yürüyorduk? İstiklal Caddesinde mi? Yoksa kumsalda mı, hazır güneş de cayır cayır yakarken. Hemencecik vardık alana. Sendika ağaları ve kim olduğu belli olmayan ama kullandıkları sözcüklerden hep aynı adamlar ya da taklitleri olduğu anlaşılan birileri kürsüdeydi ve mikrofon ağızlarından midelerine doğru sarkıtılmıştı. Zaten kimse dinlemiyordu onları. Aslında kimse kimseyi dinlemiyor, görmüyordu. Gözlerini ve kulaklarını sıkı sıkı kapatmış kalabalıklar, kendilerine bekleme süresinde ezberletilmiş sloganları hızlı hızlı haykırıyordu. Hepsi mi? Elbette hayır. Yabancı turistler kadar yerli turistlerimiz de var ve biliyorsunuz ki ülkemizde turizm sezonu açıldı. Tek tek grupları gezen ve fotoğraf çekip çekirdek çıtlatan bu insanların dışında, kız kesmeye gelen ve macera arayanlardan, yankesicilik mesleğini sürdürmeye çalışanlara kadar çok renkli bir topluluk miting alanındaydı. Dördüncü saate doğru artık herkes bir yerlere serilmiş ve "n'olur miting bitsin de eve gidelim" der gibi saatlerine bakıyorlardı.

Ve miting bitti. Bittiğini nasıl mı anladık. Tüm Türkiye'deki üyelerini alana toplayıp birkaç bin kişilik büyük kalabalığa ulaşan komünist partilerden birisi, dağılmak üzere harekete geçti. Saatte bilmem kaç kilometre hıza vararak, şehir içi yürüyüş hız kuralını ihlal eden bu örgüt, hızla meydanı boşaltmaya başladı. Hem de ne boşaltma. Karşısına ne çıkarsa çıksın, özellikle bir anarşisti gördüklerinde belki linç etme güdüsü ortaya çıkıyor ve ezip geçiyorlardı. Kendi halinde pankart tutan bir arkadaşımızı neredeyse çarpa çarpa öldüreceklerdi ve kısmi bir anarşist-Marksist çatışması yaşandı. Her şeye öncelik Marksistlerin miydi? Mitinge girmek de, çıkmak da, devrim yapmak da her şey de öncelik Marksistlerin miydi? Anarşistler Kronşdat da, İspanya da, her yerde ezilmeye, itilip kakılmaya alışmış mıydı? Biz oraya Marksistlerle kavga etmek için değil Nato'yu protesto için gitmiştik. Her neyse, itile kakıla meydandan ayrılarak sokak aralarına daldık. Sanırım en güzeli de oydu.

İşte bir nümayiş daha bitmişti. Yorgunluktan ve susuzluktan yürüyecek halimiz kalmamış, sesimiz kısılmış ve terden sırılsıklam olmuş bir hâlde evlerimizin yolunu tutmuştuk. Ne olmuştu gerçekten? Sucular, bayrakçılar, simitçiler, yankesiciler dışında kimin işine yaramıştı bu eylem? Basın iyi bir biçimde kullanılarak tüm dünyaya İstanbul'a özgü bir mesaj verilebilmiş miydi? Eyleme katılanlar, katıldıkları bu eylemden bir şeyler öğrenebilmiş miydi? Yeterince yaratıcılık kullanılabilmiş miydi? Tüm işçi haklarının gasp edildiği, asgari ücrete yüzde 5 zam yapıldığı bu ülkenin sendika ağaları kürsüden indirilebilmiş miydi? Nato, bu eylemle yeterince teşhir edilebilmiş miydi? Bu eylemin diğer eylemlerden bir farkı var mıydı? Kaç kişi bu eylemi hatırlayacak daha sonra? Bu ve benzeri sorular yüzlerce binlerce arttırılabilir ve arttırılmalıdır. Neden? Çünkü Nato zirvesinin güvenliğini sağlayanlar aylar öncesinden elektronik haritalar, psikolog, sosyolog gibi uzmanlar eşliğinde, en ufak ayrıntıyı planlayarak hazırlandılar. Ayrıca toplantının düzenlenişi, basın yoluyla verilen mesajlar, her şey ama her şey planlanmış bir programa göre düzenlendi. Ve başarıyla işlerini yapıp gittiler. Ya eylemciler ne yaptı. Her grup kendi başına, ya da kısmi ittifaklarla, ciddi hiçbir hazırlık veya örgütlenmeye gitmeden, hiçbir yaratıcı aktivitenin önünü açmadan, kendi kendilerine bağırıp, bağırdıklarını sadece kendileri duyarak ayrıldılar meydandan. 


Nümayişler ve Siyasi Söylemlerin Ruhu

Nümayişlerin bir ruhu vardır. Gerçekleştiği yerden, düzenlenme amacına, oluş şekline (kendiliğinden ya da değil), katılanların özelliklerine (kadın, erkek, eşcinsel, kentli, köylü, sağcı, solcu), nümayişi engellemeye çalışan güçlerin özelliklerine (mesela Gazi’deki isyanı engelleme görevi polis yerine askere verilince, nümayişin ruhu da değişmişti) gibi birçok bilinen ve bilinmeyen değişken tarafından etkilenen bir süreçtir. Kendi nümayiş kültürümüze bakınca, mesela Bergamalı Köylü Hareketi’nde kadın ve erkeklerin ayrı yürümesi, bir 1 Mayıs nümayişi sırasında örgütlerden birisinin sempatizanlarının asker gibi giyinmesi ve uygun adım yürümesi[15], aydınların ya da sendika ağalarının bulunduğu nümayişlerde protokol anlayışının uygulanması gibi daha pek çok tanımlayıcı özelliklerle karşılaşabiliriz.

Nasıl ki, bir ordu piramit şeklinde hiyerarşik olarak örgütlenir ve tek tip bir görüntü arz eder ise, böyle bir gücün karşısında nümayişin niteliği de ağsal olarak örgütlenmesi ile kendisini oluşturabilmelidir. Bu durum düzenli bir ordu karşısında gerilla mücadelesi uygulamaya benzer. Eğer düzenli ordu düzenli olmaya devam ederse, bir süre sonra bu parçalı bütünlük tarafından kendisine benzetilip dağıtılabilir. Aslında her iki taraf da, karşısındakini kendisine benzetmeye çalışır. Düzenli ordu, eğer dağıtılırsa, tek bir başa sahip olduğu için ne yapacağını şaşırıp büyük bir karmaşaya ve ardından yenilgiye sürüklenebilir. Öbür tarafta ise o kadar çok baş ve o kadar çok gövde vardır ki, hangisi baş, hangisi gövde ve bunların nasıl hareket ettiğini anlayamayabilir bir komutan. Eylemcilerin elinde tanklar, toplar, tüfekler olmayacağına ve bu tür araçlardan tiksindiklerine göre, düzenli bir ordu gibi örgütlenmenin bir mantığı yoktur. Bir sel gibi, buldukları her deliği ısrarla büyüterek ve tüm boşlukları doldurarak ve yeni boşluklar bulma umuduyla duvarları yıkarak her yere yayılabilme özelliği, nümayişlerin başarılı olabilmesinin bir koşuluymuş gibi gözüküyor. Seattle 99’un başarısının da bu özelliğinden kaynaklandığı çok açık. Seattle ile birlikte ortaya çıkan bazı özelliklere değinirsek, küreselleşme karşıtı hareketten esinlenerek kendi nümayiş kültürümüzde neleri tartışmamız gerektiğinin zeminini belki oluşturabiliriz.



Küreselleşme Karşıtı Hareketinde Nümayiş Kültürünün Oluşma Çizgileri ve Türkiye’ye Etkisi

Küreselleşme karşıtı hareketini, diğer sosyal hareketlerden ayıran temel bir özelliği, başta Canetti’nin açık ve kapalı kitle tanımında yaptığı özellikleri kendi bünyesinde barındırmasıdır. Açık bir kitle görünümündeki hareket, aynı zamanda kapalı kitlelerin sürekliliğini ve kararlılığını da içinde taşımaktadır. Çünkü genelde nümayişler gelip geçici bir seyir izlerler. Ama burada hem nümayişin hazırlanışı, hem de bitişinin ardından tartışmanın sürüyor olması, daha önceki sosyal hareketlere göre belirgin bir faklılık gösterir. Bir başka fark da, bugüne kadar üretilmiş sosyal hareket kuramlarının dışında bir oluşum küreselleşme karşıtı hareketine yön vermektedir. Bu da, hareketin daha önce değindiğimiz gibi ağ temelli, merkezi ve hiyerarşik olmayan bir yapılanmasından kaynaklanmaktadır. Bu yeni durum daha henüz oluş sürecini tamamlayamadığı için, hem hareketin dışında hem içinde kıyasıya tartışılan bir dolu soru ve sorunu da peşinde getirmektedir.[16] Ama hareketin kavranamamasındaki esas sorun, özellikle Marksist terminolojiye göre şekillendirilmiş toplumsal hareketleri ele alma yönteminde hep ya bir sınıfsal öze, ya da kültürel bir öze indirgeme çabası ve ulus-devlet modeline göre şekillenmiş 19. ve 20. yy’ın pratiklerine bakarak hareketin değerlendirilmesi anlayışında yatmaktadır. Zapatistaları değerlendirirken de Marksistler ve benzer modernist yaklaşımlar aynı hataya düşmüş ve kafaları karışmıştı.[17] Ama elbette ne Zapatistalar, ne Los Angeles’ta 1992’deki büyük ayaklanma, bugünkü küreselleşme karşıtı hareketinin özelliklerinin tümünü taşımıyordu. Bir kere hepsi yine de bir ülke sınırı içerisinde kalmıştı. Ama bugün gelinen nokta da, teorik ve pratik süreçte yaşanan gelişmeler hareketin varlığını sınırlar ötesine taşımış ve en temel dinamiğini de bu nokta da yaratmıştır.

 Küreselleşme karşıtı hareketi, temsiliyet paradigmasının terk edildiği bir harekettir.[18] İktidar, bir parti, sendika ya da silahlı bir örgüte teslim edilemez. Birilerinin “biz Bergamalı köylüleri temsil ediyoruz” diye sokağa çıkması, bugün için Bergamalı köylülerin kendileri adına sokağa çıkmasındaki etkiyi ve meşruluğu sağlayamayacaktır. Kimsenin (bu ister devlet, ister şirket ya da parti olsun) Bergamalı köylüler adına karar alıp uygulamaya hakkı yoktur. Bu fiiliyatta böyle olsa da Türkiye’de geleneksel sol, ideolojisi ve duruşu gereği, bir türlü kendisine biçtiği temsiliyet rolünden vaz geçmek istemiyor ve bu yüzden gittikçe kitlelerden yalıtılmaya yönelik marjinalleşen bir grafik çiziyor. Aralarından uyanık geçinenleri de süreç dışı kalma korkusu ile kendisini bu yeni dalga siyasi rüzgarda yer açabilmek için öyleymiş gibi davranarak, aslında hâlâ temsiliyete olan inancını yitirmeden “iş görmeye” çabalıyor.

Temsiliyete olan inancın çökmesi, farklı bir demokrasi anlayışının da önünü açmış oluyor. Sosyal Forumların bir ilkesi olan konsensüs sağlanarak karar alma anlayışı, bugün için denenen yeni bir yöntem. Tek bir kişinin bile karara katılmaması, o kararın alınmasını engelliyor. Böylelikle çoğunluğun diktatörlüğü engellenmiş, azınlık kalmanın niteliği değiştirilmiş oluyordu. Bir başka altı çizilmesi gereken nokta, şiddetsiz şiddet kırıcılıkla ilgili olarak yaşanan tartışmalar, hazırlıklar ve uygulamadaki başarı ve başarısızlıklar olmuştur. Küreselleşme karşıtı harekette şiddet, en çok tartışılan konuların başında geliyor. Çünkü ülkemizde de olduğu gibi dünyanın her yerinde kapitalistlerin hâkimiyetinde olan medya, nümayiş sonrası özellikle şiddet görüntülerine yer vererek hem eylemciler hakkında bir karalama kampanyası başlatıyor, hem de halk üzerinde terörize edici bir hava estirerek yarattığı korkuyla, insanları nümayişlerden uzaklaştırmayı amaçlıyorlar. Aynı zamanda şiddete aç asayişçilerin şiddet uygulaması da meşrulaşmış oluyordu.[19]



Şiddet sorunu ile ilgili olarak küreselleşme karşıtı hareket, “saldırgan sivil itaatsizlik” diye isimlendirilebilecek bir yöntem geliştirmişti.[20] Bu yöntem, şiddetin devlet tekelinde olduğu ve nümayişçilerin devletle şiddet konusunda rekabet edemeyeceği gerçeğini kabul etme olarak tanımlanabilir.[21]  Peki nümayişçilerin şiddet karşısında alternatif olarak kullanabileceği araçlar ne olabilir?[22] Öncelikle enformasyon, itaatsizliğin bilinçli olarak uygulanması, açık kitle bilinciyle hareketin toplumun her tabakasına yayılması ve kalabalıklaşması, şiddetsiz engellemelerin uygulanması  ve belki de en önemlisi tüm bunları başarabilmek için politika yapılmasıdır. Yani her şey siyasettir gerçeğini atılan tüm adımlara taşınması bir zarurettir. Yoksa gerçekten moda bir akım olarak kalabilir hareket. Bunun için şiddete gerek duymadan, grevler örgütlenebilir, nümayişler, yürüyüşler planlanabilir, halkın sokağa çıkmasının önünü açacak girişimlerde bulunulabilir. Böyle bir durumda şiddetsiz şiddet kırıcı bir taktikle devletin güçlerinin başarısızlığa uğratılması Seattle deneyimi ile toplumsal hareketlerde yeni taktik ve stratejilerin geliştirilmesinin önünü açmıştır. Ama ülkemizde çok sık karşılaştığımız gibi, devletin çok açık ve kaba bir biçimde şiddet uygulaması, birilerini öldürmesi durumunda ne yapılabilir diye düşünülebilir. Her şeye rağmen, bir nümayişte şiddete izin verilirse, ortaya çıkacak sonuçtan yine nümayişin ve nümayişçilerin zarar göreceği gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. Çünkü nümayiş alanı, devlete göre bir savaş alanı iken, nümayişçiler için bir barış ve yaşam alanıdır.[23] Ama yine de hareketin içinde şiddet konusunda tartışmalar sürmekte, tam olarak bir konsensüsün henüz sağlanılmadığı görülmektedir. Ülkemizde olduğu gibi hareket içinde de zaman zaman bazı grupların eylem fetişizmi[24] denilebilecek yönelimleri ortaya çıkmaktadır. Bu tür nümayişlere zarar verebilecek durumlar, eylem öncesi ve sonrası grupların bir araya gelerek eşit bir düzlemde sorunları tartışması ile mümkün olabilir ancak.

Çok kısa ve ana başlıkları ile küreselleşme karşıtı hareketinin özelliklerini ve nümayişlerindeki gücünü ve etkisini özetlemeye çalıştım. Elbette bu bir sivil hareket ve silahlı mücadele yürüten örgütler bu oluşumun dışında tutuldüğü için de, hareket, bu örgütlerin yoğun eleştirisine uğramıştı. Ama bu hareketin Türkiye’ye ulaşmamasının zenofobik olarak adlandırabileceğimiz dış dünyadan yalıtılmış ve geleneksel siyaset yapma alışkanlığımız dışında, internetin yeterince insanların hayatına girmemiş olmaması gibi bazı teknik ve kültürel detaylar da önemlidir. İnternet, tüm engellemelere (bireysel kullanıcılara yönelik yoğun virüs saldırıları, devletin interneti gözetleme çabası, vb.) rağmen hâlâ alternatif medya ve iletişim aracı olmaya devam etmektedir. İnternet kullanımının yaygınlaşması, dünya kamuoyu içerisine katılabilme şansımızı da arttırabilir.

Türkiye’de ki nümayiş kültürü, 23 Nisan Çocuk Bayramı ya da 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nın etkilerini taşır bana göre.[25] Taşıması da çok doğal, çünkü hepimiz bu resmi bayramların etkisiyle, bayram gerçeğini ya resmi ya da dini olarak algılar ve ona göre tatbik ederiz. Halk bayramları da vardır, Hıdrellez gibi. Ama o bile dini birçok öğe taşır içinde ve yörelere göre farklılıklar gösterir. Çingeneler arasında “Kakava Şenliği” olarak anılır mesela ve birçok yöreye göre daha canlı ve renkli yaşandığı kuşkusuz.  Aslında devletin ve dinin bizim festival kültürümüze bu kadar çok müdahale etmesi çok anlaşılır bir şeydir. Bir de belediyelerin düzenlediği “yoğurt” ya da “karpuz” festivalleri vardır ki, hepsinde güzellik yarışmaları ve konserlerle halk edilgenleştirilmiş, ticaret ve tanıtım ön plana çıkartılmıştır. Bizim geleneksel solumuz, 23 Nisan ya da 19 Mayıs törenine göre çıkar alana. İsteksiz bir kalabalık. Her şey, atılacak slogan, yürünecek istikamet, her şey önceden belirlenmiş. Disiplinin katılık derecesine göre örgütler ciddiye alınır filan. Hiçbir eğlenme alameti yoktur ortada. Eğleneceksen, 12 Eylül’den sonra yurdun dört bir yanına açılmış folklor derneklerinden birine gitmiş ve halay çekebilecek düzeye gelmiş olmalısın. Öyle hoplayıp zıplarsan “komik” yaparsın kendini, seni siyasi olarak kimse ciddiye almaz. Hâl böyle olunca, küreselleşme karşıtı hareketinin o karnaval havası da daha yeni yeni sokuluyor alanlarımıza, ruhlarımıza. Nümayiş, yapıldığı yere ve amacına göre zaman zaman, belki de çoğunlukla eğlenceli bir şeydir. Ve bu eğlence ve keyiftir ki, asayişçilerin canına ot tıkar, onları kudurtur, geçersiz kılar.[26]

Yazının başında, “savaşlar, devletlerin sağlığıdır sözüne karşılık olarak ‘nümayişler, temsiliyete dayanmayan doğrudan radikal demokrasilerin sağlığıdır’ diyebiliriz belki” demiştim. Şimdi bunca laftan sonra “diyebiliriz belki” de ki “belki” sözcüğünü çıkartıp, “diyebiliriz” diyorum sadece. Nümayişiniz bol olsun!




[1] “Asayiş berkemal” ifadesi ikisi de Farsça olan sözcüklerden oluşan ve düzenin sağlandığına, işlerin yolunda gittiğine dair, zaman zaman şaka yollu olarak da söylenebilen bir ifade biçimidir. Asayiş, bir yerde, bir toplulukta, güvenlik ve düzenle belirginleşen bir durumu anlatmak için kullanılır. Berkemal sözcüğü de mükemmel anlamını taşır. Nöbet tutan bir asker ya da polis, üstüne rapor verirken bir olay olmadığını anlatmak için bu ifadeyi günümüzde de kullanabilmektedir.
[2] "Spectacle" da gösteri "show" da gösteri "demonstration" da... Ve belki daha başkaları da... Bu dağınıklık içinde bizi siyasi gösterilerin dünyasıyla başbaşa bırakması için "nümayiş" sözcüğünü yardıma çağırdık. Buradan bir, yeni soluk da belki devşirebiliriz diyerek...

[3] 8 Aralık 2004’te Atv haber bülteninde yer almış bir haber.
[4] Canetti Elias, “Kitle ve İktidar”, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım, 1998, İstanbul
[5] Tüm dünyada kolluk kuvvetleri, nümayişleri dağıtmak için çok çeşitli araç ve yöntemler geliştirmek için bilimadamları ile işbirliği yapmaktadır. Kitle davranışlarını yönlendirmekten, güvenlik güçlerinin kitle karşısında takınacağı tutuma kadar sosyal psikolojinin tüm olanaklarından faydalanıldığı gibi, geliştirilen yeni silah ve araçlarla da teknolojik gelişmelerden sonuna kadar faydalanılmaktadır. Mesela Pennsylvania State Üniversitesi bünyesinde Birleşik Öldürücü Olmayan Silahlar Araştırma Merkezi (JNLWD) kurulmuş ve burada geliştirilen “ışın tabancaları”nın nümayişler sırasında kullanılması birçok ülkenin polis teşkilatını sevince boğmuştur. Silahın çalışma şekli: Bu silahla ateş edildiğinde lazer ilk çarptığı şeyi buharlaştırıyor. Bu, üzerinizdeki gömlek de olabilir, deriniz de. Buharlaşma etrafındaki havayı ısıtan bir plazma oluşturuyor. Bu ısınma işlemi o kadar hızlı bir şekilde gerçekleşiyor ki, hava infilak ediyor. Sonuçta ortaya çıkan şok dalgası insanın ayaklarını yerden kesip, yere yıkılmasına yol açıyor.
[6] Bu söze kahramanlık kültürü ile yetişmiş olanlar şiddetle karşı çıkacaktır. Onlar için bir okuma önerisi olarak sunulur: Kierkegaard Soren, “Korku ve Titreme”, Anka Yayınları, Çv. N. Ekrem Düzen, İstanbul, 1990.
Kierkegaard’da korku, bir insanın kendi varoluşuna uyanabilmesi için gerekli olan bir araçtır. Burada bahsedilen korku, korkak ruhlar için değildir. Çünkü korku ve içinde onu rahatsız eden ve tetikte tutan kaygı, o insanın kendi oluşunun farkında olabilmesini sağlayan araçlardan birisidir. Ancak korkuyu ta yüreğinde bütün uyanıklığı ile tutan ve bundan kaçmayan kimse, bu korkuyla varoluşunun uyanıklığını sürdürebilir. Egemenler bu korkuyu sürekli olarak ayakta tutmak için çaba gösterir ve geliştirirler. Korkunun aynı zamanda Shymalan’ın “Village” filmin de olduğu gibi iktidarı meşrulaştıran ve yaşatan bir şey olduğu gerçeği, devletlerin bulamıyorlarsa hayali olarak korku üreten düşmanlar yarattığı da bilinen bir şeydir. Nümayişçilerin şiddet sahnelerini kullanarak, onları birer şiddet için şiddet yapan kişiler olarak gösterme çabası da korkunun devlet için vaz geçemediği bir özelliktir. Çünkü “village” filminde ihtiyar heyeti korku aracılığıyla köyü dış dünyadan yalıtmayı başarıyordu.
[7] Burada teknoloji sözcüğü ile sadece fiziki araç-gereç kast edilmiyor. Onu da içeren ve çok daha organize bir söylemler ve pratikler toplamını ifade eder. Nümayişçileri bozguna uğratmayı hedefleyen her tür davranış, söylem, alet ve örgütlenişin bir teknoloji olduğu Foucaultcu bir okumayla daha görülür hâle gelir.
[8] Son zamanlarda belki AB’ye girme telaşında olan iktidarın açığından faydalanmak, belki de Seattle ile yayılan Küreselleşme Karşıtı Hareketin kazandırdığı ivme ya da kitlelerin politize olma sürecinin yoğunlaşmasıyla, nümayişlerin sayısı her geçen gün artmaktadır.
[9] Nümayiş, geleceği değiştirmeye yönelik bir adım olduğu kadar, nümayiş sırasında yaşanan eşitlik, karnaval gibi ilke ve oluşlarla da geleceği eylemlilik içerisine taşıyan bir görünüme sahiptir (bkz: Jordan Tim, “Eylemci”, çv:Gül Çağalı Güven, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2002). Örneğin Brezilya’da görünen Topraksızlar Hareketi (MST), bir yandan toprakları işgal ederek bir eylemliliği sürdürürken, o topraklarda kendi aralarında kurdukları ilişki ile de geleceği yaşarlar. Yani geleceğin küçük bir parçasını şu an ki yaşantılarına taşırlar. Aralarına giren araştırmacı (Metin Yeğin), onlarla dışarıdaki (eylemin dışındaki) insanlar arasında büyük bir uçurumun olduğundan bahseder. Çünkü paranın kullanımından aşkın yaşanmasına kadar birçok şey, bu eylemlilik içerisinde değişmiştir (bkz: Yeğin Metin, “Topraksızlar”, İletişim, 2004).
[10] 6 Kasım bir “made in 12 Eylül” kurumu olan YÖK’ün kuruluş günüdür. Her sene öğrencilerle polisin karşı karşıya geldiği bu tarih, polisin acımasız şiddetini nümayişçiler üzerinde sergilediği ve herkesin bir arenaya dönüştürülen televizyondan izlediği kanlı şiddet görüntüleri ile kutlanan bir ritüele dönüşmüştür.

[11] E B Tylor, Primitive Culture: Researches Into the Development of Mythology, Philosophy, Religion, Art, and Custom, Gordon Press, 1974
[12] Küreselleşme karşıtı hareketin belki de yeni olarak görülebilecek en çarpıcı noktası ve Marksistlerin anlayamadığı şeylerden birisi de, harekete katılanlar iktidarı devralmaktan çok söküme uğratmayı amaçlıyordu. Söküme uğratacak araçları ve yöntemleri uygularken de kendilerine yaşam ve siyaset yapma alanları oluşturuyorlardı. Ama geleneksel sol sürekli olarak küreselleşme karşıtı hareketin taktiksel başarısını ön plana çıkartarak bir üst anlatıyla biçimlenmemiş bir ideolojisi olmadığı konusunda bir zayıflık taşıdığını, eğer acilen böyle bir strateji beklentisi ile kendisini tanımlayarak örgütlenme şemasını da oluşturmasını bekliyordu. Eğer bu en kısa zamanda yapılmazsa bir moda akım olarak varlığını bir süre sonra sona erdirecek ve 68 hareketi gibi sadece bir kuşakla anılmaya başlayacaktı.
[13] Bu aynılığı sınamak için, geleneksel soldan bir derginin 10 yıl evvelki sayısı ile bugünkü sayısının açılıp karşılaştırmasını hararetle tavsiye ederim. Derginin mizanpajında bile bir değişiklik göremeyebilir ve şaşkınlık içinde bazı siyasal oluşum ve hareketlerin tarikatlaşma mantığı ile nasıl bir hezeyan içinde yaşadığına tanıklık edebilirsiniz.
[14] Küreselleşme karşıtı hareketin nümayişlerinde, çoğunlukla buluşma yeri olarak tespit edilmiş yerlerde yemek çadırları, portatif tuvaletler gibi eylemcilere çeşitli hizmetler götürülebilmektedir. Lojistik destek, bir nümayişin başarısını doğrudan etkiler. Lojistik desteğin bir yönü de müzik gruplarının bu buluşma yerlerinde verdiği konserler ve tiyatro gruplarının yaptığı etkinliklerdir. (bkz: Cenova Günlüğü, Haz.Türkan Uzun, Stüdyo İmge, 2001)
[15] Uygun adım yürümenin kitle karşısında polis ve askerin, kitleyi korkutmak için kullanıldığı sosyal psikolojik bir yöntem olduğu bilinir. Aynı şeyi nümayiş sırasında bir örgüt sempatizanları uygulayınca medyada büyük bir patırtı kopmuştu.
[16] Bkz: Yılmaz Nuray, “Bir Sosyal Hareket Olarak Küreselleşme Karşıtlığı” (Yüksek Lisans Tezi), Yıldız Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, İstanbul, 2004. Tezin giriş kısmından bir alıntı:“Küreselleşme karşıtı hareket tam olarak ne “eski” (sınıfsal hareketler) sosyal hareket biçimlerine, ne de “yeni” (kültürel hareketler) sosyal hareket biçimlerine benzer. Bu hareket sınıf-özneleri içinde barındırmasına ve çeşitli sınıfsal talepleri öne sürmesine rağmen yalnızca bir sınıf hareketi olmadığı gibi, kültürel talepleri olan grupları içinde barındırmasına rağmen kültürel bir hareket de değildir. Daha çok bu ikisi arasında bir sentez gibidir. Küreselleşme karşıtı hareketin bu özgün özelliği, onu teorik yaklaşımların ele aldığı sosyal hareket biçimlerinden ayırmaktadır. Dolayısıyla mevcut  yaklaşımlarla bir bütün olarak küreselleşme karşıtı hareketi açıklamak mümkün görünmemektedir.”
[17] Bkz: Graeber David, “Küreselleşme Hareketi”, (ed) Evren Süreyyya, Öğdül Rahmi G.,Başka Bir Dünya Mümkün, Stüdyo İmge, İstanbul, 2002, s:106-114.
[18] Bkz:Evren Süreyyya, “21. yy’a Girerken Üçüncü Anarşist Canlanma” a.g.e., s: 96. 
[19] Bkz: Starhawk, “DTÖ’yü Nasıl Kapattık”, (ed) Danaher Kevin, Burbach Roger, Hadi Bunu Küreselleştirin, Metis Yayınları, 2004, syf: 41. “Aslında, onlar şiddetten arınmışlığa ve bu kadar çok sayıda şiddet kullanmayan aktivistin kararlılığına hazırlıksızdı.”
[20] Bkz: Albert Michael, “Yeni Hedefler” http://www.zmag.org/Turkey/yh.htm, 4 Mart 2001. Saldırgan sivil itaatsizlik, sivil itaatsizliğin baskıcı şiddeti kırmak için Tutti Bianchi’ler ya da lastik adamlar gibi, özel kıyafetler giyip kendilerini polis şiddetinden koruyarak ama şiddet uygulamadan barikatları yararak nümayişçilere yol açan grupların tarzını anlatmak için kullanılır.
[21] Bkz: Welton Neva, Wolf Linda, “Küresel Başkaldırı”, Aykırı Yayınları, İstanbul 2004, syf:59. Sivil itaatsizlik biçimleri, yasallık kavramının yeniden düşünülmesini sağladığı gibi, aşağıdan yukarıya doğru bir katılımcılığı da yansıtır. Bu eylem biçimleri, eylemleri destekleyen, sürdüren ve savunan daha büyük toplumsal ağların dikkatini çekmek, bu ağları içine almak ve aynı zamanda güçlü, uzun vadede dayanıklı stratejiler yaratmak zorundadır.
[22] Bkz: Brecher Jeremy, Costello Tim, Smith Brendan, “Aşağıdan Küreselleşme”, Aram Yayıncılık, İstanbul 2002, syf: 44. “Gene Sharp’ın Şiddet İçermeyen Eylem Yöntemleri, bu tür en az 198 yöntem sıralıyor ve şüphesiz yazıldığından beri birkaç yeni yöntem daha keşfedilmiştir.”
[23] Bkz: Jordan Tim, “Eylemci”, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2002.sf:53. Satyagraha (ruh gücü, sevgi gücü) kavramının yeniden gündeme geldiği görülüyor. Gandici düşünceye göre, baskıya karşı şiddete ve misillemeye dayanmayan direniş, baskıcıya karşı manevi bir üstünlük sağlar. Satyagraha ile nümayişçiler baskıcıya karşı manen üstün olduğunu kanıtladığı gibi, baskıcıyı psikolojik ve manevi olarak köşeye sıkıştırıp kitleler önünde küçük düşürebilirler. Ayrıca satyagraha, nümayişçiler arasındaki dayanışmayı da arttıran bir etki yapar.
[24] İstanbul Kadıköy’de Nato Zirvesini protesto girişimi sırasında, yanımda yürüyen genç bir aktivist, “polisler nerede. Onlarla çatışamazsak tadı çıkmaz ki eylemin” demişti. Gerçekten de polisler ara sokaklara gizlenerek eylem fetişistlerini kışkırtmamayı yeğlemişlerdi bu sefer.
[25] Resmi bayramlarda sınırlı bir alan, izleyiciler, göstericiler, tek tip kıyafet giymiş kişilerden oluşan gruplar, her grubun renginin birbirinden farklı olması ama bu çok renkliliğin bile bir düzen içinde, uzaktan ya bir manzara resmi ya da bayrak gibi görünmeye çalışması, sürekli olarak izleyicilere mesaj taşıma kaygısı ve tepede bir yerde vali ya da askeri bir yetkilinin olan biteni şeref loncasından izlemesi vardır. Nümayiş kültürümüz de bu törenlerin etkisini üzerinde taşır. Sadece gösteriş ve güç üzerine kurulu bir estetik bilinç.
[26] Bkz: Evren Süreyyya, Öğdül Rahmi G., “Bağbozumları”, Stüdyo İmge, 2002, syf: 194. “Tüm meydan, tüm katılımcılar, kahkaha atan bir bedendir karnavalda. Hatları belli olmayan, her kapalılığa sızabilen neşeli bir ejderha bedeni...”

Bülent Usta (Siyahî Dergisi, 2. Sayı, Ocak-Şubat 2005)