Gerçeklik ile kurmaca arasındaki sınırları silen yazar

Posted: 30 Mart 2018 Cuma by Bülent Usta in
0

Amerikan edebiyatının yaşayan en önemli temsilcisi kim diye sorulsa, ilk akla gelecek isimlerden birisi Philip Roth. Adı her yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması muhtemel isimler arasında geçtiği halde, tıpkı Yaşar Kemal gibi her defasında kıyısından döndü Nobel’in, ama bu durum onun ABD’de en çok ödül alan yazar unvanını korumasına engel olmadı. National Book Awards’tan Pulitzer’a, Man Booker’dan Faulkner ve Kafka ödüllerine kadar, neredeyse alınabilecek bütün ödülleri aldı. Philip Roth’un hayatına ve eserlerini yazma nedenlerine bakınca, ödül almak ya da ünlü olmak için yazmadığı da bir gerçek. Hiçbir toplumsal kesime yaranmaya çalışmadan, hatta herkesin ve her dönemin tersine giden, kendi sözleriyle “aşırı derecede kendisiyle meşgul” bir hayat sürerek eserler yazdı.

19 Mart’ta 85 yaşına girecek Philip Roth’u Milliyet Kitap sayfalarına konuk ederek, sıradışı tanımını hayatı ve eserleriyle sonuna kadar hak eden bu yazara yakından bakalım istedik.

Yazarlıktan Emeklilik

Philip Roth, özellikle son zamanlarda Hollywood’un romanlarını sinemaya uyarlamaya başlamasıyla daha bir ilgi odağı haline gelmişken, sürpriz bir şekilde, 2012’de bir Fransız dergisine, “Les Inrocks”a verdiği mülakatta, yazarlıktan emekli olduğunu söylemiş, son üç yıldır tek bir satır bile yazmadığını itiraf ederek, okurlarını üzmüştü. Roth’un bu beyanı, uluslar arası edebiyat camiasında, önemli gazetelere haber olacak denli ses getirmişti. Yazarlıktan emekli olduğunu ilan etmek için üç yıl beklemesini, “Doğru karar verip vermediğimi görmek istedim” diye açıklıyordu.

Mülakatta, ünlü boksör “Brown Bomber” olarak bilinen Joe Luis’yi anarak onun bir sözünü tekrarlıyordu: “Elimden gelenin en iyisini yaptım.” Roth’un yazarlığı bırakışını, 1937-1949 yılları arasında Dünya Şampiyonluğu’nu elinde tutan bir boksörün sözüne başvurarak açıklaması, yazarlığını bir tür boksörlük gibi yaşamasıyla açıklanabilir miydi? Her romanında, yazdığı her yazıda, ringe çıkmış bir boksör gibi davrandığı öne süren eleştirmenler yok değil. Keskin ve ironik dili, bir boksörün salvolarına benzetilebilir, sansürsüz, olduğu gibi, doğrudan… “Portnoy’un Feryadı” adlı romanı yayımlandığında, romandaki mastürbasyon sahneleri yüzünden yoğun tepki almış, ama en sert eleştirileri yapanlar bile romanın edebi değerine laf edememişlerdi. Aynı şekilde, anti-semitistler de, bazı Yahudi çevreleri de Philip Roth’u kara listeye almışlardı, eserlerinde hem Yahudileri, hem de anti-semitistleri hicvediyordu, kimseye iyi görünme kaygısı duymadan. Philip Roth’un bir boksörün sözleriyle edebiyata veda edişi, belki de boksör-yazarlardan Hemingway’e duyduğu hayranlıkla da ilgiliydi.


50 Yıllık Yalnızlık…

Philip Roth, 18 Ocak 2018’de The New York Times’ta yer alan söyleşisinde, yazarlıktan kendisini emekli ettikten sonra, geriye dönüp baktığında 50 yıllık yazarlık serüveni için ne söyleyebileceği sorulduğunda, “Sevinç ve acı, hayal kırıklığı ve özgürlük, esin ve boşluk” diye yanıtlar, sözlerinin devamında muazzam bir yalnızlık olarak tarif eder yazarlığı, 50 yıl boyunca sessiz bir odada yazarak yaşamıştır çünkü. 50 yıl içinde, roman ve öyküler, anı, eleştiri ve deneme yazıları yazarak 53 kitap ortaya çıkarmıştı.

Bu 53 kitaptan, daha çok  öykü ve romanlarıyla tanıyoruz onu, Türkçeye çevrilmiş “Hoşça Kal Columbus ve Beş Öykü” (1959), “Portnoy'un Feryadı” (1969), “Meme” (1972), “Bir İnsan Olarak Hayatım” (1974), “Hayalet Yazar” (1979), “Pastoral Amerika” (1997), “Karşıt Hayat” (1986), “Aldatma” (1990), “Shylock Operasyonu” (1993),  “Bir Komünistle Evlendim” (1998), “İnsan Lekesi” (2000), “Ölen Hayvan”, (2001), “Sokaktaki Adam” (2006), “Ve Hayalet Sahneden Çekilir” (2007),  “Öfke” (2008), “Nemesis” (2010) kitaplarıyla… “Öfke” adlı romanı 2016’da sinemaya uyarlandı ve Türkiye’de de gösterime girmişti. Aynı yıl “Pastoral Amerika” da sinema seyircisiyle buluşmuştu. 2014’te Al Pacino’nun başrolünü oynadığı “Dönüm Noktası” (2014), Ben Kingsley ile Penelope Cruz’un yer aldığı “Aşkın Peşinde” (2008), Anthony Hopkins ve Nicole Kidman’ın oynadığı “İnsan Lekesi” (2003) de Türkiye’de gösterime giren Philip Roth’un romanlarından uyarlanan filmlerdendi.



Kafasının Üstündeki Ses

Philip Roth’un alter egosu olarak düşünülen Nathal Zuckerman adlı roman karakteri, “Hayalet Yazar” adlı romanında, hayranı olduğu yazar Lonoff’un evine gider. Lonoff’un onun öyküleri için yaptığı tespit şöyledir: “Bak, bu sabah Hope'a dedim ki: Zuckerman yeni başlayan birine göre kesinlikle son yıllarda karşıma çıkan en ikna edici ses. Kastım üslup değil. Kastım ses: Dizlerinin arkalarında bir yerlerden başlayıp kafanın da üzerine çıkan bir şey. 'Hatayı' kafana takma. Sadece devam et. Oraya varacaksın."

Dizlerinin arkalarndan başlayıp kafasının üzerine çıkan o ses, Philip Roth’un yazarlığını en iyi anlatan özelliklerden biridir. Zuckerman, “Hayalet Yazar”ın ilerleyen sayfalarında Lonoff’un bahsettiği o sesi açıklamaya çalışır. Zuckerman da, tıpkı Roth gibi Yahudi bir yazardır ve yazdığı bir öykü yüzünden ailesi ona öfke doludur, özellikle babası… Babasına, Lonoff’un bahsettiği “o ses”i anlatan bir mektup yazmaya çalışır, bütün derdi babasının ondan utanmasını engellemektir, son yazdığı öykü aile içinde büyük bir krize dönüşmüştür çünkü: “Bense bunlardan hiçbiri değildim; saygılı, düşünceli ve uçuşa geçtiğim anlarda beni gaza getiren şey karşısında nankör olabilecek kadar çok haşır neşirdim kendimle.” O ses, uçuşa geçen bir yazarın sesiydi; Zuckerman’ın kendisi için söylediği gibi “saygılı” bir sesti, ama uçuşa geçince saygı umurunda olmuyordu; sorgulayıcı bir sesti, küçük detaylara önem veren, ama uçuşa geçince güçlü ve tutkulu bir sese dönüşüyordu; takıntılı ve zorlayıcı olduğu kadar sürükleyici ve heyecan verici bir ses…

Benzeri Karakterler

Philip Roth’la ilgili yayımlanan kitaplarda, roman ve öykülerinin otobiyografik özellikler taşıdığına dair pek çok kanıt sunulsa da yazar bu türden yorumlara karşı çıkarak,  “Yaşamımı yapıtlarımda gören okur kurmacanın gücüne gözlerini kapamış demektir; gözleri ironiye ve insan hayatının binlerce çeşit gözlemine kapalıdır” der, “The Nation”da yayımlanan söyleşisinde.

Edebiyat eleştirmenleri, Saul Bellow ve Doctorow’la aynı yere yerleştirir Philip Roth’u. Bu üç romancı da  başkarakterlerini yaş ve durumları açısından kendilerine benzeyen karakterlerden seçmişlerdir, romanlarındaki yer ve zaman kullanımı da kendi yaşamlarıyla örtüşmektedir. Ama her üçü de, bu benzerliklere dikkat çekenlere karşı çıkmışlardır. Saul Bellow, aynı zamanda Philip Roth’un arkadaşı ve ustasıdır. Bellow, Philip Roth’a yerel, yaşadığı çevreyle ilgili yazmaya başlamasını, en iyi bildiği şeyi anlatmasını salık verdiği için belki de Roth’un değişmeyen roman konularından biri olmuştur Yahudilerin yaşamı. Gençliğinde gençleri, ihtiyarladığında ihtiyarları yazmıştır.

Her Şeyin Başlangıcı

Philip Roth, 19 Mart 1933’te New Jersey’nin Newark kentinde Yahudi bir ailede dünyaya geldi. Newark ve orada tanıdığı insanlar, romanlarının temel dokusunu oluşturacaktı, tıpkı Proust ya da Marquez’in romanlarındaki gibi…

Roth, Weequahic Lisesi'nde ve Bucknell Üniversitesi'nde okudu ve Chicago Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı okuyarak yüksek lisans eğitimini tamamladı. 1954'te, The Chicago Review'da ilk öyküsünü yayımladı, ardından 1955'te ünlü Epoch dergisinde… 1957’de Nobel Ödüllü yazar Saul Bellow’la tanıştı ve onun etkisiyle 1959’da “Hoşça Kal Columbus ve Beş Öykü” adlı kitabını yayımladı. Kitap, edebiyat çevrelerinde büyük ses getirdi ve bu kitabıyla 1960’ta National Book Awards for Fiction ödülünü aldı. Saul Bellow gibi kendisini etkileyecek bir başka yazarla, Bernard Malamud’la bu ödül vesilesiyle tanıştı. The Paris Review, The New Yorker gibi dergilerde peş peşe öyküleri yayımlanmaya başlamıştı.

Aynı yıl , 1959’da evlendi ve dokuz sene sonra, 1968’de bir trafik kazasında eşini kaybetmesi, Philip Roth için çok sarsıcı olacaktı. 1990-1995 yılları arasında Claire Bloom’la yaptığı ikinci evliliği de boşanmayla sona erecek ve yazacağı öykü ve romanlara, bu iki evlilik de başka açılardan esin kaynağı olacaktı.

İlk romanını 1962’de “Letting Go”adıyla, ikinci romanını 1967’de “When She Was Good” adıyla yayımlamıştı. Dünya edebiyatındaki asıl yerini, büyük tartışmalara neden olan 1969’da yayımlanan “Portnoy’un Feryadı” romanıyla edindi. Bu roman, 1972’de Ernest Lehman tarafından sinemaya da uyarlandı.

Roth, ilk kitaplarıyla kendi içine kapalı Yahudi topluluğunun dayatmalarına, ama bu arada Yahudilere yönelik ayrımcılığa, Amerika’da mitleştirilen bireysel mutluluk, kişisel özgürlük ve sahte özgüven gibi meselelere ironik bir üslupla saldırarak tepkileri üzerine çekmişti. Ama ilk kitaplarının yayımlandığı yıllar 60’lardı ve edebiyatta tabulara saldırmak olağan bir durumdu.

Philip Roth, 1965’te Pennsylvania Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat dersleri vermeye başladı ve 1966’da Vietnam Savaşı’nı protesto eden eylemlere aktif olarak katıldı. “Portnoy’un Feryadı”, Roth’un adını artık iyice duyurmuş ve romanın Avustralya’da sansürlenmesi, romana yönelik ilgiyi arttırarak baskı üstüne baskı yapmasına neden olmuştu.


Zuckerman ve Kepesh

Roth, yazdığı her romanda farklı bir kurgu ve dil deniyordu ve Kafka’nın böceğe dönüşen Gregor Samsa’sından esinlenerek memeye dönüşen bir roman karakterini yarattığı ve 1972’de yayımlanan “Meme” ile 1974’te yayımlanan “Bir İnsan Olarak Hayatım” konu ve anlatım açısından birbirinden tamamen farklıydı.

1979’da bambaşka bir projeye başlayarak, ilk olarak “Hayalet Yazar” romanında tanıttığı ve yazarın yazma mücadelesi ve yazarlıkla ilgili meselelerini ele aldığı Zuckerman Üçlemesi olarak bilinen romanlarını yazdı. “Hayalet Yazar”dan sonra 1981’de “Zuckerman Unbound”, 1983’te “The Anatomy Lesson” ve epilog olarak 1985’te “The Prag Orgy”… Ama Zuckerman, “Karşıt Hayat” (1986), “Pastoral Amerika” (1997),  “Bir Komünistle Evlendim” (1998),  The Human Stain (2000)
 “Ve Hayalet Sahneden Çekilir” (2007), romanlarında da görüldüğü için, bu romanlar da “Zuckerman romanları” olarak anılmaktadır.

Yazar, ortak roman karakterini, sadece Zuckerman romanlarında kullanmadı, aynı zamanda yarattığı David Kepesh karakteri “Meme” (1972) , “The Proffessor of Desire” (1977) ve “Ölen Hayvan” (2001) adlı romanlarında da karşımıza çıkar. Bu açıdan, eleştirmenler Philip Roth’un romanlarını beş bölümde toplar. Kepesh romanları, Zuckerman romanları, Nemesis romanları olarak  anılan “Sokaktaki Adam” (2006), Öfke (2008), “The Humbling” (2009) ve 2010’da yayımlanan son romanı “Nemesis”…  Bir de “Roth kitapları” olarak sınıflandırılan “The Facts: A Novelist's Autobiography” (1988), “Aldatma” (1990), “Patrimony: A True Story” (1991), “Shylock Operasyonu” (1993),  “The Plot Against America” (2004) romanları… Diğer kurmaca eserleri, “Hoşça Kal Columbus ve Beş Öykü” (1959), “Letting Go” (1962), “When She Was Good” (1967), “Portnoy'un Feryadı” (1969), “Our Gang” (1971), “The Great American Novel” (1973), “Bir İnsan Olarak Hayatım” (1974), “Sabbath's Theater” (1995) kitapları da başka bir bölüm oluşturur.  Anı, eleştiri ve denemeleri de ayrıca yer alır bu külliyat içinde.

Kutupsuz Yazar

Philip Roth, 1973’te “The Great American Novel”ı yayımladığında, Demir Perde olarak anılan Sovyetler’in egemenliğindeki ülkelerde yasaklanır. Bu durum, yazarın Milan Kundera’yla tanışması ve dostluğuna vesile olur. Bir taraftan ABD’yi eleştiren yazılar yazıyor, diğer taraftan Sovyetler tarafından yasaklanıyordur, tıpkı bazı Yahudi toplulukların da, anti-semitistlerin de kara listesinde olması gibi.

“Bir İnsan Olarak Hayatım” adlı romanı yayımlandığında Vaclav Havel’le ve Franz Kafka’nın yeğeni Vera Saudkova ile tanışır ve iyi dost olurlar. Artık sık sık Avrupa’ya gidip geliyordur ve âşık olduğu İngiliz oyuncu Claire Bloom’la Londra’ya taşınır 1976’da. Connecticut ve Londra arasında iki farklı hayat sürmeye devam eder. Bu aşk hikâyesi, 1990’da evlilikle sonuçlanır, ama evlilik sansasyonel bir biçimde 1995’te sona erer ve hem Bloom, hem de Roth, evliliklerinin neden bittiğini yazdıkları kitaplarında da ele alırlar. Claire Bloom, anılarını yazdığı “Leaving a Doll's House”da, Roth da “Bir Komünistle Evlendim” adlı romanında… Claire Bloom’un, aynı zamanda Roth’un “Aldatma” adlı romanında da yazara esin verdiğini söyleyen eleştirmenler var.

Philip Roth, son romanı “Nemesis” 2010’da yayımlandıktan iki yıl sonra yazarlıktan emekli olduğunu açıkladı ve şimdi, 86 yaşına girdiği bugünlerde, Connecticut’taki evinde sakin bir hayat sürüyor. Bu arada, roman yazmasa da 2012’de İspanya’dan Austrias Prensi Ödülü ve 2013’te Fransa’dan Legion D’honneur Nişanı aldı. Denilene göre ünlü “The Wire” TV dizisinin yapımcısı kendisini evinde ziyaret etmiş. Kim bilir, belki romanlarından birisi TV dizisi olarak karşımıza çıkar.

Philip Roth Edebiyatının Sırları

Philip Roth, eleştirmenlerin de sık sık dile getirdiği gibi, dünya edebiyatının en üretken yazarlarından birisi olması dışında, yazdığı her romanda yeni şeyler denediği için, araştırmacıları edebiyatı üzerine sürekli yeni teoriler geliştirmeye, farklı okuma ve yorumlamalara kışkırtıyor. Roth’un eserlerinde en çok üzerinde durduğu meselelerden birisi, ölümlülük... Ilk yazdığı “The Day It Snowed” adlı öyküsünden itibaren bu konu onu eserlerinde meşgul etmiştir. Yahudi olmasının, ölümlülükle ilgilenmesinde bir etkisi olduğu kesin, çünkü pek çok akrabasını Holokost’ta yitirdi. Doğduğu yıllar, Büyük Buhran diye anılan bir döneme ve  II. Dünya Savaşı’na denk gelmişti. Gençliği, Vietnam Savaşı’na ve nükleer savaş tehdidin yaşandığı yıllara. Üstelik, büyük aşkla evlendiği Margaret, bir trafik kazasında ölmüştür. Yaşadığı bu travma, onu hayatın anlamını sorgulamaya iter. Roth’un romanlarında hastalık, intihar, ölüm, doğal ayrıntılar olarak yer alır bu yüzden. Insan, Roth’un eserlerinde inanılmaz derecede kırılgandır, küçük bir hata ya da önemsiz bir tercihin bedelinin ağır olduğunu gösteren sahnelerle doludur romanları. Ama Philip Roth, ölüm ya da hastalığa, ironik bir biçimde yaklaşır. Bu açıdan Samuel Beckett’in hayata bakışıyla ortaklaşır sanki.  Sinemaya da uyarlanan “Öfke” romanının finalinde bu bakışı, çıplak bir biçimde ortaya koyar Roth. Öfkesine bir an hâkim olamamanın, ki haklı bir öfke de olsa, sonucu ağır olmuştur.

Roth’un romanlarında sevdiği yazarların gölgesi, her daim vardır. “Hayalet Yazar”da Henry James’in, hatta James Joyce’un “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portesi”nin, “Ölen Hayvan”da Flaubert’in ve her daim Kafka… Ünlü karakteri Nathan Zuckerman’ın babasıyla olan hesaplaşması, Kafka’nınkine çok benzer örneğin, hatta tıpa tıp aynıdır, ama bu hesaplaşmayı çok başka bir yere götürür Roth, her defasında; “Öfke”de de, “Hayalet Yazar”da da…

Roth, hem kendi yazdıkları, hem de başka yazarların romanları üzerinden romanlarında metinlerarasılığı gözetmiştir, hatta bunu bir tür oyuna bile dönüştürdüğü söylenebilir. Bu yaklaşımı, onun postmodern izleklere sahip bir yazar olarak anılmasına da neden olmuştur.

Romanlarındaki sahicilik, kendi yaşamıyla paralel yaşamlar kurgulaması ve en iyi bildiği şeyi anlatıyor olması değildir sadece. Gerçeklik ve kurgu arasındaki ince çizgiyi, okurun iç sesine hitap eden yorumlarla, yüzleştirmelerle siler. “Sokaktaki Adam”da anlatıcının rüyasında yıllar evvel intihar eden arkadaşını görüp intihar üzerine düşüncelere dalışı ve o arkadaşının nasıl olup da gönüllü olarak kendi bütünlüğünü sonsuz bir hiçlik için terk edebildiğine dair sorgulamaları, bütün detaylarıyla hakiki bir yan taşır, insanın iç sesine karışarak. Her şey gerçektir onun romanlarında ve yazara göre gerçeklik, yani hayat da bir söyleşisinde dile getirdiği gibi kurgudan ibarettir. Roth’un 50 yıllık yazarlık serüveninde peşinde olduğu şey, hayatın bu kurgusunu anlamaktı belki de.

Roth’un romanları, özellikle psikanalitik eleştiri açısından oldukça caziptir; çünkü iki büyük güç, yaşam ve ölüm arasındaki bu savaşta cinselliğe ayrı bir ayırır Roth; bilinçdışının varlığını, dolaylı ve dolambaçlı hayallerle, şakalarla, bastırılmış arzularla, diyaloglarda ve anlatıcıların iç seslerinde karşımıza çıkarır sürekli.

Örneğin “Karşıt Hayat”ta, diş hekimi Henry’ye , hastası Maria’nın, onun görünümünde bir erkeğin muhtemelen şehirdeki bütün kadınlarla yatabileceğini söylemesi, kendisine söylenene dek, böyle bir şeyin Henry’nin aklından geçmemiş olması, bir yandan eşi Carol’a karşı yaşadığı suçluluk duyguları öylesine sahici ve psikolojik bir derinlik içinde verilir ki… Henry’nin kalp hastası olmasıyla birlikte, kullandığı ilaçlar yüzünden iktidarsızlık sorunuyla karşılaşması ve cinselliğin hayatındaki önemine dair yaşadığı sorgulamalar, hem trajik, hem de komik pek çok olayın yaşanmasına neden olur. Bütün bu süreç ve sorgulamalar, bilinçdışı içeriğin yönlendirmeleriyle gelişir ve tamamen hayatın içindendir. Ama cinselliğe romanlarında yer veriş şekli, feminist eleştirmenlerin tepkisini de çekmiştir sıklıkla, kaba ve cinsiyetçilikle suçlandığı olmuştur.

Philip Roth, okuru sıkabilecek ama gerekli de olan detayları, özet olarak vererek akıcılığı ve sürükleyiciliği gözetmiştir çoğunlukla.  

 “Karşıt Hayat”ta, Zuckerman âşık olduğu Maria’ya mektubunda şöyle yazar: “Balzac ölürken, ölüm döşeğinden karakterlerine seslenmişti. O korkunç vakti beklemek zorunda mıyız? Kaldı ki, sen salt bir karakter değilsin; hatta ne karakteri, hayatımın gerçek, canlı bir dokususun. Gaddarca baskı altına alınmış olmanın dehşetini anlıyorum; fakat bunun, sana ait olan ama bana ait olmayan hayal gücünde nasıl da ölçüsüzlüklere yol açtığını görmüyor musun? Sanırım şöyle denebilir: Ben bazen, diğer insanların her zaman icra etmeyi isteyecek kadar ilginç bulmadıkları belirli bir rolün nispeten sarihlikle oynanmasını gerçekten arzu ediyor, hatta buna ihtiyaç bile duyuyorum. Kendimi savunmak için, benliğimden istediğim şeyin bundan geri kalır bir yanı olmadığını söyleyebilirim. Zuckerman olmak, insanın kendisi olması şeklinde düşünülen şeyin tam karşısında duran uzun bir performanstır. Aslında, en çok kendileri gibi görünenler, olmak istediklerini sandıkları, olmaları gerektiklerine inandıkları şeyi ya da standartları artık her kim belirliyorsa onun sempatisini kazanacakalrı bir şeyi karakterize ediyorlarmış gibi geliyorlar bana. Öylesine samimi davranıyorlar ki samimi davranmanın eylemin ta kendisi olduğunun farkına varmıyorlar. Bununla beraber, kendi kendisinin farkında olan kimi insanlar için bu mümkün değil: Kendilerini kendileri olarak tahayyül etmek ve kendilerime ait gerçek, hakiki ya da özgün hayatı sürmek, onlara her şeyiyle bir halüsinasyon gibi geliyor.”

Philip Roth’un bu satırları, kendisinin romanlarındaki konumunu açıklar sanki, kendisinin farkında olan biri olarak, her şeyiyle bir halüsinasyona dönüşen ya da dönüştürülen hayatın gerçekliğini sorgulayan. Zuckerman için söylediği gibi, Philip Roth olmak uzun bir performans olarak çıkar karşımıza romanlarında, insanın kendisi olması gereken şeyi araştıran…

Bülent Usta (Milliyet Kitap, Mart 2018)

Gölgeler arasında...

Posted: 5 Ocak 2018 Cuma by Bülent Usta in
0


Hasan Ali Toptaş’ın romanları arasında gezinirken gece vakti masa lambasından duvara vuran gölgeme bakıyorum. Tıpkı onun romanlarındaki gibi gölgenin benden bağımsız hareket ettiğini hayal ediyorum, onunla konuştuğumu, bana bir şeyler söylediğini, haşin görünse de ürkmüyorum hiç, çocukluk günlerimi hatırlıyorum çünkü. O zamanlar gölgeler çok daha fazla hayatımın içindeydi, elektrikler sık sık kesildiği için gaz lambasında oluşan gölgelerden hem korkar, hem de babamın öğrettiği gibi ellerimi kullanarak onlarla oyunlar oynardım. Gölgelerden korkma nedenim, köy yerinde anlatılan cinli hikâyelerdi muhtemelen. O hikâyeler, görünen bu dünyadan başka bir dünyaya aittiler, gölgeler de o gizli dünyanın yansımaları gibi gelirlerdi bana. Bütün o cinli hikâyelerin arasında, hatırlıyorum da özellikle cinsellik ayrı bir yer tutardı, cinlerle sevişen, hatta onlardan hamile kalan kadınlar, akşam tarladan dönerken bir cin kadının peşine takılıp kaybolan adamlar…

Jung’un “gölge” arketipiyle açıklanabilir mi bütün bunlar? Kişinin içindeki karanlık ve uzlaşmaz yanını simgeleyen bu arketip, edebi eserlerin vazgeçilmezlerinden oldu hep. Şu sırrı tam çözülemeyen yaratıcılığın insanın gizemli ve karanlık yanıyla ilgisine dair ne çok şey yazılıp çizilmiştir. Jung’a göre, gölge arketipiyle uzlaşamayan insan, topluma uyum gösteremez, yani tıpkı Hasan Ali Toptaş’ın roman kahramanları gibi, bir bakmışsınız kaybolurlar. Gölge arketipi, kişisel olduğu kadar toplumsal bilinçdışına da aittir çünkü, ortak simgelere sahiptir. “Kırmızı Kitap”ta “Benden geriye ne kalacak!” diye bağıran Jung’a, karşılaştığı gizemli kişi, “Gölgen dışında hiçbir şey” yanıtını verir, insan gölgesinde barınır, gölgedir… Gölge, bilinçdışıdır, gizlenmiş arzuların saklandığı yer…

Hasan Ali Toptaş’ın romanlarında, “gölge” arketipi öylesine belirgindir ki, roman karakterleri, iki farklı boyutta yaşarlar âdeta, hatta daha çok gölgeleriyle var veya yokturlar. Bir berber, sadece berber değildir, bir muhtar sadece muhtar olarak belirmez, gölgeleri hem birbirlerine benzer, hem de kendi yalnızlıkları içinde kayıp bir ruhturlar, gölgelerinin peşinden giden.

“Kayıp Hayaller Kitabı”nda, çocuklar uyuduktan sonra yalnızlığının ortasında çaresizliğiyle oturan annenin duvarın yüzüne düşen gölgesi, “bir başkası”dır sanki ve gözlerini ona dikip ikide bir vah çeker ve sonunda gölge de tıpkı gölgesi olduğu kadın gibi mırıldanmaya başlar. Böyle bir sahne, Hasan Ali Toptaş’ın romanlarında uygunsuz düşmez hiçbir zaman, çünkü zaten bir rüyada gibisinizdir, rüya diliyle yazar çünkü, romanların kurgusu da rüya mantığına uygun bir biçimde iç içe geçmiş hikâyelerden oluşur. Lacan’ın “bilinçdışı, dil gibi yapılanmıştır” tespitini hatırlatarak, Hasan Ali Toptaş’ın, Anadolu insanının bilinçdışını gölgeler aracılığıyla roman diline aktardığını söylesek, çok mu ileri gitmiş oluruz?

“Gölgesizler”de yazar, şehirde gittiği berberle konuşurken, birden berber elindeki fırçayı bırakıp pencereden caddeye, sonra caddeleri aşıp uzaklara dalar, rüyada gibidir, dağların ardında bir yere bakıyordur artık: “Belki de berberin kendine sığmazlığı vardı orada; sözgelimi bir köyde, yine böyle bir dükkânda berber kılığında oturuyor ve arada bir başını çevirip buraya bakıyordu.” Romanın başlarındaki bu sahne, ilk okuduğumda ürpertici gelmişti. David Lynch’in “Kayıp Otoban” filmindeki o rüyasında gördüğü yaratıkla gerçek hayatta karşılaşan adamı ya da aynı filmdeki kendi evini telefonla aradığında, telefonu açan kişinin aynı kişi olmasındaki ürperticilik… Berber, o an orada değildir artık, gitmiştir, onun gittiği yerden devam eder roman, ama o gittiği yerdeki diğer berber de gitmiştir, bir anda kaybolmuştur ortalıktan.

Hasan Ali Toptaş’ın roman karakterlerinin ortak özelliği, belki de bu içine sığmamazlık hâlidir, sık sık çekip gittiklerine tanık oluruz, bir anda sanki hiç varolmamış gibi ortadan kaybolurlar. Bu sıradan işler yapan sıradan insanların hikâyelerinin ardındaki gizemin çekiciliği, okuru peşine takıp sürükler. Bir yandan bu karakterler, Kafka’nın öykü ve roman karakterlerini andırırlar, karikatürize bir halleri vardır, bir çerçi öncelikle yüzyıllardır yaşayan bir çerçi imgesi olarak belirir, yaşayan gerçek birisinden çok, bilinçdışı bir varlıktır âdeta. “Gölgesizler”deki “boyacı” tiplemesi gibi, boz bir eşekle silindir şapkalı boyacı, titreşen sıcağın altında tek bir varlıkmış gibi belirirler romanda: “Düzlüğe çıktıklarında boz eşek boyacıydı bu kez; başında silindir şapka vardı ve ağzından sigara dumanı savruluyordu.” Kafka’nın öykü ve romanlarındaki gibidir, Hasan Ali Toptaş’ın roman karakterlerinin devletle imtihanı. Anadolu insanının bilinçdışı gerçekliğinde devletin nasıl göründüğü, “Gölgesizler”de kaybolan berberin karısının her gün muhtarın evininin önündeki taş yığınlarının üzerine oturup, evin çatısındaki bayrağa bakışındaki gibidir: “Artık onun renginde gördüğü devlet kapıları eskisinden daha belirgindi. Kimi zaman o kapıların gölgesinde oturduğunu düşünerek telaşla ayağa kalkıyor, hatta içeride olup bitenleri anlamak için başını uzatıp bakıyordu. Büyük bir salon vardı içeride, alacakaranlık. Uzun yüzlü yazıcılar uzun bir masanın çevresine sıralanmış, kocasının adını yazıyorlardı. Ellerinde çoban sopasına benzer upuzun kalemler vardı ve oynadıkça parlayıp sönüyorlardı. Sonra mühür basılıyordu kâğıtlara, muhtarınkinden kat kat büyük bir mühür. Öyle büyük ki, mühürlerin dedesi gibi bir şey; kimse onun basıldığı yere gölgesini bile düşüremiyor.” “Kayıp Hayaller Kitabı”nda da, köyde savcının ifade için çağırdığı kadın, “buruş buruş, upuzun bir gölge” olarak dikilir ve bir “gölge” olarak konuşur korka korka, “Anlat!” diye bağıran adamın karşısında. “Gölgesizler”de muhtar, köye gelen her yabancıyı, bölgeyi ziyaret edecek milletvekillerinin gözlemcisi sanır önce, bütün o koşturmaca içerisinde sonradan öğrenir ki, milletvekilleri çoktan gelip gitmiştir, uğramamışlardır köye. Gölgelerden ibarettir devlet için insanlar. Kafkaesk bu atmosfer, köylülerin bilinçdışındaki devletin varlığını gözler önüne serer. Devletle ilgili her şey büyük ve upuzun, bilinmez ve belirsizdir, kapısının gölgesinde oturulup beklenir sadece.

Devlete dair düşünmek bunaltınca başımı romanlardan kaldırıyorum ve duvardaki gölgemin hareket edip bana doğru yaklaştığını görüyorum, sanki kulağıma bir şey fısıldayacakmış gibi. Hasan Ali Toptaş’ın romanlarında gölgeler, ne anlatır bize? Kartal çığlıklarının, söğütlerin, çınarların, çamların, kayaların, apartmanların, hatta bıyıkların gölgeleri? Bir yerde gölge varsa, yalnızlık var, yalnızlık varsa hüzün, sonra hayaller…Hayaller büyüdükçe büyüyen gölgeler… Romandaki karakterler gibi gölgelerin de iyisi kötüsü yok, sadece varlar; bir hedefleri yok, hatta hep başka bir şeyin, bir gücün etkisi altında hareket ediyorlar. Tıpkı, “Bin Hüzünlü Haz”da anlatıcı, suçtan arınmışlığın tedirginliğinden bahsederek, adamakıllı kirlenip kim olduğunu anlamak ister de, alkol kokulu karanlığa kendini vurup, ne kadar suç varsa bir mıknatıs gibi kendine çekmek için çırpınır; ama ne yaparsa yapsın başaramaz bunu. Diğer romanlarında da saf bir kötü karaktere rastlanmaz, iyinin ve kötünün ötesindedir gölgeler, hayaller içinde başka bir hayat yaşarlar kirlenmeden. Hayallerden hikâyelere dönüşen bu hayatlar, anlatılması zor anlamların yükünü taşırlar, modern hayatın sıkışmışlığı içinde, “Uykuların Doğusu”nda yazdığı gibi, varlığı eksiltilerek tamammış gibi gösterilen tecrit edilmiş günümüz insanına: “Sonra hızlandıkça hızlandım ve patronlarının diliyle konuştuklarını fark edemeyen ezik ruhlu kapı kullarının gururundan ve bu gururun girebileceği çeşitli kılıklarla bu kılıkların insana alçakgönüllülükmüş gibi gözüken kıvamından korkuyorum, dedim. Sonra artık kendimi frenleyemedim ve hayatımızın içinde gezinip duran tanklardan, helikopterlerden ve uçaklardan korkuyorum, dedim. Sonra aniden hatırladım ve bir insanın her şeyi bilebileceğini sanan kıt akıllı adamların, geçmişlerini başkalarının geleceğinden geri almaya çalışan kırkını aşmış çocukların ve hemen her fırsatta yaralı güvercin rolü oynayan kadınların yanı sıra ben uzun ömürlü neşelerle uykulardan da korkuyorum, dedim.”  


Duvardaki gölgem, şimdi pencereden şehrin ışıklarına bakıyor, onun gözleriyle ben de tıpkı “Gölgesizler”deki o berberin baktığı gibi, dağların ötesine baktığımı hissediyorum. Belki de bu yüzden Hasan Ali Toptaş’ın romanlarını okumak, bende bir arınmışlık duygusu uyandırıyor, gölgemle beni buluşturduğu için. Jung’un “Kırmızı Kitap”ta yazdığı gibi, kendi gölgemizi görebildiğimiz ve bilmeye katlandığımız zaman ancak varoluruz…

Bülent Usta (Kitap-lık dergisi, 191. Sayı / Mayıs-Haziran 2017)

Masallarda bir kara tren yolculuğu

Posted: by Bülent Usta in
0

Bir trendeyim, “upuzun kapkara bir tren…”  Niye upuzun, niye kapkara? Birbirine “benzeyen Anadolu şehirlerinin tren garları, istasyon binaları” geçiyor trenin penceresinden. Gar ve tren istasyonlarının nereye ait olduğunu gösteren tabelalarının yerlerinde Murathan Mungan kitaplarının o özenli güzel kapakları asılı.

Harita Metod Defteri’nin[1] “Tren”indeyim. “Tren”in penceresinden Diyarbakır Garı’nda iki süngülü er, bir astsubay eşliğinde Murathan Mungan’ı görüyorum, küçük bir çocuk henüz, annesi ve elleri kelepçeli babasıyla trene bindiriliyor. Çocuk, babasının bileklerindeki kelepçeden gözlerini alamıyor. Yıllar sonra onlarca kitabın yazarı olarak Harita Metod Deteri kitabına, babasının kelepçelenmiş bileklerinin anısıyla başlayacak, o kelepçeleri çözme isteğiyle. Çözüyor mu o kelepçeyi, yoksa çözüp kendi bileklerine mi takıyor bilinmez. 

Her insanın hapsolduğu siyah-beyaz fotoğraflardaki gibi bir an vardır, bilir ya da bilmez, Chris Marker’ın siyah-beyaz fotoğraflardan oluşan La jetée filmindeki gibi, dönüp dolaşıp geldiğin, kaçmaya çalıştıkça dönülen bir an. Murathan Mungan’ın küçük bir çocukken bindiği o trenden inmediğine dair o kadar çok işaret, kanıt var ki… Bana öyle geliyor ki, bütün kitaplarını, o “upuzun kapkara tren”de, “uzun ve karanlık bir yolculuk”ta yazdı. Babasının elleri kelepçeli olsa da kendine acımayan, vakur hâli, öykü ve roman karakterlerinde sık sık karşımıza çıkar. Ama asıl annesidir hikâyenin kahramanı, elleri kelepçeli kocası içebilsin diye sigarasını yakan, sigarayı dudaklarına götüren, tatlı dili ve anlattığı hikâyelerle askerleri ikna edip kelepçeleri çözdüren. Murathan Mungan da kelepçeleri çözme isteğiyle yazmaya başlamamış mıydı?..

Trende, Murathan Mungan’ın yeni kitabı Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’yı okurken aklımda bunlar var.

“Kırk Odalı” öykü kitabı dizisi içinde, ilk defa arka kapak yazısı olan bir Murathan Mungan kitabıydı Dokuz Anahtarlı Kırk Oda. Kitabın arka kapak yazısında da şöyle yazıyordu: “Kırk Oda,[2] Üç Aynalı Kırk Oda[3] ve Yedi Kapılı Kırk Oda’dan[4] sonra bu kez aynı akrabalık, komşuluk ilişkilerini sürdüren benzer yapıda çatılmış, ortak merkezli dokuz hikâyeden oluşan Dokuz Anahtarlı Kırk Oda ile devam ediyorum yıllar önce çıktığım yola, yolculuğa. Yıllar önce söylediğim ve söz verdiğim gibi, kırk odalı bu dizinin son kitabı olacak Sonuncu Oda’nın sonuna kadar izini süreceğim kırk masal.” Bu son kitabın, bundan sonra yayımlanacak dizinin beşinci kitabı olacağını Milliyet Sanat’taki söyleşisinde açıklamıştı yazar.

Kitabın arka kapak yazısında da “yol”dan, “yolculuk”tan bahsetmesi, kitaplarını bu tren yolculuğunda yazdığını hayal ettirmişti.

Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’da başlıklarında “anahtar” sözcüğü geçen dokuz öykü var; Kırk Oda da dokuz öyküden oluşuyordu. Üç Aynalı Kırk Oda üç, Yedi Kapılı Kırk Oda ise yedi öyküden… “Anahtar”, “kırk oda”, “ayna”, “üç”, “yedi” ve “dokuz”, rastlantıyla yan yana gelmiş simgeler değildi elbette, zaten yeri geldiğinde her birinin anlamını açıklıyordu. Açıklıyordu demek aslında doğru olmaz, hani şu meşhur elleriyle yüzünü kapatıp sonra açtığı fotoğraflarındaki gibi, açıklarken gizlemeyi, gizlerken açıklamayı seven bir yazar oldu hep. Küçük çocuklara “ce” yapar gibi, bir ordasın, bir değilsin… Çocukların bu hareketi sevmesini, neredeyse hemen hepsi heyecanlanır, ayrılık anksiyetisine alışma oyunu olarak düşünülür psikolojide. Murathan Mungan’ın kitaplarındaki ayrılıkları düşününce… Bazı kitaplarındaki o uzun açıklamalar, önsözler, nasıl da ustaca kurgulanmıştır, ikna edici, hiç boşluk bırakmamaya özen gösteren.

Kitaptaki öykülerin yan yana gelişi de rastlantısal değil elbette; çünkü yazarın da bir söyleşide dediği gibi, bu öyküler, yazarın kendi “1001 Gece Masalları”… Masallarla, mitolojiyle bu kadar içli dışlı oluşuna, kendi masallarını, hatta anti-masallarını yazmasına ne demeli? Masalı, bir anne anlatısı gibi düşünürüm öncelikle, güvenli ve dingin; ama aynı zamanda anneyle ayrılmanın, dış dünyayla hesaplaşmanın anlatısı... Baba, nasıl zaman zaman kral ya da ejderha oluyorsa, anne de bazen iyi kalpli kraliçe, bazen cadı ya da kötü kraliçedir. Hayatta ne varsa, masallarda da aynısı vardır; masalları bu kadar evrensel yapan ve eskitmeyen arzular olduğu sürece…

Mungan edebiyatı ve masallarının, “dişil” ve “oluş” hâlindeki yapısı, tamamlanmamışlığı, parçalar hâlindeki süreğenliği, şafak vakti geldiğinde en heyecanlı yerinde bırakılan, tamamlanmayan ve “dişil öğe” üzerine kurulu 1001 Gece Masalları’na benzer.

“Dişil öğe”, psikanalist Winnicott’ın Oyun ve Gerçeklik adlı kitabında geçer. Winnicott’a göre her insanda eril ve dişil öğeler vardır.[5] Guntrip, Winnicott’ın bu yaklaşımını Şizoid Görüngü[6] kitabında tartışırken, en temel ruhsal düzeydeki katıksız duygunun, anneyle birliktelik sayesinde kazanılan “dişil” öğe olduğunu, dışsal dünya baskılarının ulaşamayacağı bir yerdeki bu dinginliğin, aynı zamanda kişilik çekirdeğini oluşturduğunu iddia eder.

Ruhtaki dişil öğe “olan”dır, eril öğe ise “yapan”. Ne kadar yaparsanız yapın, “olma”dığınız sürece, bir bütün olarak benliğinizi hissedemiyorsanız, yaptıklarınız anlamlı gelmez, “yapmak”, “olma”nın yerini almaz, hep bir eksiklik kalır geriye. Mungan’ın öykü ve roman karakterlerinde sık sık gördüğümüz gibi “dişil öğe”nin hayati bir önemi vardır.

Murathan Mungan’ın kadınları anlatışındaki maharet, dili kullanışı, kapsayıcılığı, insan ruhundaki açmazları derin tahlillerle anlatışı, “dişil öğe”yle ilişkiliymiş gibi geliyor bana ve yarattığı karakterler ve durumlara bakınca bir “anne” meselesi etrafında dönüp durduğunu düşünüyorum.

Bu uzun, sarsıntılı tren yolculuğunda, Harita Metod Defteri’ndeki “Baktım, Her Şey Çok Uzak”taki anneler gününe, kendisini yetiştiren kişinin öz annesi olmadığına dair ilk izlenimini edindiği, Zeki Müren’in “Annem” şarkısını söylediği o âna dönüyorum. 11 aylıkken, İstanbul’dan Mardin’e giden “upuzun, kapkara” bir trenle annesinden ayrıldığı âna. “Ayrılık başlı başına bir bilgi değil midir? Hangi çeşidi olursa olsun ayrılığın adımlarının ruhta bıraktığı ayak izlerinin nereye kadar gittiğini kim bilebilir?” diye sorar Murathan Mungan, kitapları o ayak izleri değil midir bir bakıma?

Yazmanın yazar için bir “anne”ye, bir “oluş”a dönüşmesi, yazarak kendisini var etmesi, ne anlatırsa anlatsın her zaman insanı saran bir dinginliğe ulaşması, bu “dişil öğe” üzerine düşünmeme neden oluyor her seferinde.

Mungan’ın “Kırk Odalı” dizisinin ilk kitabı Kırk Oda’ya varıyor tren önce, sisler içinde bir uzak masal ülkesinin istasyonuna. Kitabın ilk öyküsü, “Bir varmış bir yokmuş” diye başlayarak Yedi Cücesi olmayan, bu yüzden hiçbir masala giremeyen Pamuk Prenses’le ilgili olması, Pamuk Prenses’in yaşadığı ülkede bütün annelerin üvey anne olması, yani bütün annelerin gerçekte üvey olduğunu söyleyerek masala ve “Kırk Odalı” masallar dizisine başlaması, bir iz değil mi?
Pamuk Prenses’in üvey annesiyle iletişimi bir ayna aracılığıyla kurduğunu görürüz, gerçekte yoktur anne, aynadaki bir imgedir. Yedi Cüceleri olmayan Pamuk Prenses, hiçbir masala giremeden yaşlanır ve bir gün, koluna sepetini takıp kendi masalını yaratmaya kalkışır, ormana gider; ama ne kadar dolaşırsa dolaşsın, kimse ona ısıracağı bir elma uzatmaz. Anne olmayan bir anne, masal olmayan bir masal ve Yedi Cücesi olmayan bir Pamuk Prenses… Yedi Cüceler, masalını yaşayamayan Pamuk Prenses’in tabutunu taşımak için ortaya çıkarlar sadece, “bütün masalların sonsuz bir kış uykusuna” yattığı zamanlardayızdır çünkü. Nihayetinde, bu anlatılan hikâye de bir masaldır. Murathan Mungan’ın kendi “1001 Gece Masalları”nın bu öyküyle başlaması, bizi bekleyen diğer masalların nasıl olacağına dair bir ipucu verir.

Kitabın sonraki öyküsü “Boyacıköy’de Kanlı Bir Aşk Cinayeti”ndeki Gelin de bir  Pamuk Prenses gibidir, kurtarılmayı bekleyen, ölümün elinden alınmak için ölmeyi göze alan, kavuşulamayan bir arzunun kurbanı… Sonraki öyküde, mitolojik karakter Antigone, Fellini’nin”Amarcord” filminin karakteri Gradisca ile karşılaşır “çağını şaşıran” bir masalın içinde. Kırmızı şapkası vardır Prenses Gradisca’nın, Kırmızı Şapkalı Kız... Sonraki “Zamanımızın Bir Külkedisi” öyküsünde, yine arzusuna kavuşamaz masal kahramanımız, üstelik yapması gereken her şeyi fazlasıyla yapmıştır bir Külkedisi olarak, masaldakinden daha gerçektir bütün zorluklar, ama mutlu son yoktur “zamanımız”da yaşandığı için. Bu masallarda her şey bir hayal kırıklığıdır; her zaman bir terk ediş, ayrılık, çaresizlik içinde kalsalar da Mungan’ın kahramanları,  bütün o hayal kırıklıklarına katlanmayı bilirler; Cemal Süreya’nın “jest” ile tarif ettiği gibi, düşmanlarını beklenmedik bir anda dostça selamlarlar, hazırlıksız yakalandıkları kötü talihlerini.

Ayrılıklarla dolu bu öykülerde, “Makas”ta olduğu gibi önce trenlerden, ayrılık kokan gardan ve yolculardan bahsederken, “Tanışsalar, konuşsalar, arkadaş olsalar tüm bunları gerçekten yapabilseler, belki de hiçbir yere gitmeyeceklerdir” diye yazar Mungan. “Başka yollar, başka hayatlar, başka insanlar”a doğru gidecek bu yolcular, yaşamın onlara sunduğu “büyük fırsatı” yalnızca birkaç dakika yaşayarak “atlamışlardır.” Mungan’ın masalları, bu “büyük fırsatı” kaçırmayla ilgilidir, ayrılıkla, “başka hayatlar”a doğru yol almakla... Çünkü “dramların ve trajedilerin en acıklıları eşikte yaşanan”lardır, “giderken ya da gelmişken…” Aynı öyküde “Kimse, kimseye hayatını anlatmıyor ki. Özlemlerini, düşlerini herkes birbirine kilitlemiş” derken, “Kırk Odalı” masallarını anlatma nedenini açıklar sanki, o kilitleri açacak anahtarları öykülerin içine dağıtarak.
Kırk Oda’nın yedinci öyküsünün başkarakterinin Ibsen’in tiyatro oyunundaki  “Hamlet’in kadın versiyonu” olarak bilinen, Cumhuriyet bulvarlarından geçerek gelen bir Hedda Gabler olması, tesadüf değil elbette. “Sevdasız bir ölüm” istemeyen, “Duygularımızın sahiciliğine engel olan ne?” diyerek isyan eden, belki de sırf bu yüzden kendisinden kurtulmak isteyen Hedda Gabler, bir başka hayal kırıklıkları cehenneminden kurtulmak isteyen kadın olarak karşımıza çıkar; ölümü arzularken, ölümün gerçekliğinden şüphe eden…   

Artık uyanmış olan ve yüzyıllık arayı kapatmak istercesine durmaksızın konuşan “Yüzyıllık Uyuyan Güzel”in “iyi yürekli biriyim, sevmek ve sevilmek istiyorum” haykırışlarını dinlerken de, Ümit’ken Yudum olmuş Rapunzel’in, “yolun sonuna kadar” gitmeye razı olduğu Efkâr kendisini terk ettikten sonra yüreğini bütün erkeklere dağıtırken de, hep bir hayal kırıklığı eşlik eder masallara.

Kırk Oda’nın son öyküsü “Tutkunun Veronica Voss’u”, Fassbinder’in 1982 tarihli filminin de adıdır. Öykünün ilk cümlesi: “ASLINDA ne kadar duygusal bir şey orospuluk etmek…” diye başlar. Çok âşık olmuş, çok acı çekmiş Veronica Voss, delirmemek için yaptığı iki şeyden de bahseder: “Bir gerçeklik duygusunu yitirmemek; iki, ne olursa olsun yenilmemek…” Veronica Voss, başkasının hayal kırıklığı olacaktır.

Tren, Texas’taki boğucu bir taşra kasabasının istasyonuna yanaştığında, Üç Aynalı Kırk Oda’da üç öykü-masalın ilki “Alice Harikalar Diyarında”ki Alice’i görünce, başlıyor dedim içimden. Trene Alice’in ardından, “Aynalı Pastane”deki kasaya bakan Aliye ve “Gece Elbisesi”ndeki Ali de binince... Bu üç uzun öyküyle çıkılan uzun yolculukta, gerçek ve düşler iç içe geçse de kendi gerçeklikleri içinde her şey uyum içinde akar. Alice’in annesi, tıpkı Pamuk Prenses’in annesi gibi üveydir. “Annesinin yalnız onunla değil, hiç kimseyle bir köprüsü yoktu” der bir yerde Alice, “Başta kendi olmak üzere, dünyadaki hemen her şeyden sonsuza dek vazgeçmiş” bir anne… Uzaylılar, cinler, aynalar, arzular…

Ama tren yolculuğunun vakti sınırlı, trenin tek tek her öyküye, masala uğrayamayacağı anons ediliyor, içimde bir sıkıntı, itiraz ediyorum görevliye, başka yolculuklarda keşfetmeye devam edersin diyor.  Yedi Kapılı Kırk Oda’daki “Dumrul ile Azrail” ya da “Hamlet ile Hitler”e uğrayamadan… “Kırk Oda” masallarının her kitabında bambaşka bir dil ve kurgu karşılıyor okuru, masal anlatımının sağladığı imkânı sonuna kadar kullanıyor yazar. Yedi Kapılı Kırk Oda’nın son öyküsü “Güvercin Gömleği”nde, “tren sesinin ayrılık sesi olduğunu” öğrenen bir çocukla karşılaşıyorum.

İçinde olduğum upuzun ve kapkara trene binen bir yolcu, bugünlerde çıkan Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’dan bir anahtar tutuşturdu elime ve şöyle diyor: “Kimileri için dünya, bir yaşama yeri değil, bir anlatma yeridir. Bu anlattığım da, çoğaltmak istersiniz diye size uzattığım dokuzuncu anahtardır.”

Elimde anahtar kalakalıyorum bir süre, “yaşama yeri” ve “anlatma yeri” arasındaki farkı düşünüyorum, “olan” ve “yapan”, “dişil” ve “eril” öğeleri. Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’nın “Demir Oda”sındaki söze takılmış aklım: “Okuma uzaklığından bakıldığında her hayat gerçeküstü bir masal gibi gelir insana.” Masalların ve hikâye anlatmann sırlarını paylaştığı bu kitabı çize çize okuduğumu fark ediyorum bir süre sonra. Herkes bu anahtarlarla, sırlarla, Kırk Oda’dan birine girip kendi masalını yaşayabilir. Ayna ve sır…

 Bülent Usta (Notos dergisi, 63. Sayı / Nisan-Mayıs 2017)





[1] Murathan Mungan, “Harita ve Metod Defteri”, Metis Yayınevi, 2015
[2] Murathan Mungan, “Kırk Oda”, Remzi Kitabevi, 1987
[3] Murathan Mungan, “Üç Aynalı Kırk Oda”, Metis Yayınevi, 1999
[4] Murathan Mungan, “Yedi Kapalı Kırk Oda”, Metis Yayınevi, 2007
[5] D. W. Winnicott, “Oyun ve Gerçeklik”, Çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınevi, 1998.
[6] Harry Guntrip, “Şizoid Görüngü”, Çev. İpek Babacan, Metis Yayınevi, 2003, syf 197-198